“Adam sabah erkenden ormana gittiğinde, tek derdi odun kırmak ve ailesine kışlık yakacak hazırlamaktı. Bu kış daha da çetin geçecek gibiydi. Ve önlemi şimdiden almak istiyordu. Havanın serinliği, çam ağaçlarının kokusu ve kuşların cıvıltısı arasında işine koyulmuştu. Her zamanki gibi baltasını ustalıkla kullanarak kocaman odunları parçalara ayırıyordu. İşine odaklanmış, düşünceleri dalgınca baltasının keskinliğine ve bedeninin gücüne odaklanmışken, aniden cebindeki telefon çalmaya başladı.
Telefonu telaşla açtı; arayan eşi Asiye'idi. Asiye’nin sesi titriyordu,konuşmakta zorluk çekerken sözleri acil bir durumu işaret ediyordu. İsmail korktu. Bu hayatta kimi vardı onlardan başka. Eşini bilirdi. Kendisinin fazla telaş ettiğini bildiğinden hep sakin olurdu, sakinlikle olayları hallederdi. Ama bu sefer anladı İsmail. Bir şey olmuştu.
Asiye "Yetiş İsmail, yetiş. Çocuğumuzun başına bir şey geldi!" dedi. Bu sözleri duyar duymaz İsmail’in dünyası adeta durdu. Çocuğu… küçük kızı Leyla... Göz bebeği, biriciği…
Eşi panikten telefonu kapatmıştı. Ne oldu nasıl oldu hiçbir fikri yoktu İsmail’in. O an tek düşünebildiği kızı Leyla’sıydı…
İsmail o panikle elindeki baltayı bırakmayı bile unuttu, koşmaya başladı. Kalbi çarpıyor, zihninde bir an önce kızına ulaşma isteği dışında hiçbir şey kalmıyordu. Ayağına takılan dalları fark etmeden koştu, kasabaya çıkan yola ulaşınca hızını daha da artırdı. Düştü dizi kanamaya başladı. Kızımdan önemli değil diyerek koşmaya devam etti. Dikenler battı ama umursamadı. Tek acısı kızına bir şey olmasıydı. Ana yola kadar soluk almadan koştu. Bir baba nasıl dayanır çocuğuna bir şey olmasına. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu. Tek nefes olmuş, yetişmeye çalışıyordu. Hiç olmazsa kızını son bir kere görmek istiyordu. Hızla geçen arabalara elini kaldırıyor, yardım etmelerini istiyordu ama fark etmediği bir şey vardı: Hala elinde sıkıca tuttuğu balta…
Yoldan geçen arabalar İsmail’in bir eliyle onları durdurmaya çalıştığını, diğer eliyle de baltayı sımsıkı tuttuğunu, birde her yerinin yara bere kan içinde olduğunu görünce korkarak hızla yanından geçiyorlardı. Şoförler, yol kenarında, elinde balta taşıyan bu adamı bir tehdit olarak görüyor, durup yardım etmekten çekiniyorlardı. Ama İsmail ’in aklında kimseyi korkutmak ya da tehdit etmek yoktu. Tek bir düşüncesi vardı: Leyla.
Arabaların durmayacağını anlayıp koşmaya başladı. Ayağı takılıp düştü ama yine kalktı. Kızına yetişmek için kalktı. Canı yansa da tek canı olan kızı için durmadı, koştu. Hala fark etmediği şey ise elindeki balta…
Arabaların bunun için durmadığını bile fark etmedi. Aklı durmuştu sanki. Dünya durmuştu onun için
Zaman ilerledikçe İsmail'in nefesi daraldı, ancak içindeki endişe ona güç veriyordu. Nihayet kasabanın içine ulaştı. Koşarak hastaneye girdiğinde, görenler şaşkınlıkla geri çekildi.Zaten yara bere olan yüzü daha vahim bir hal almıştı. Sadece İsmail’in yüzündeki dehşeti gören bir hemşire duraksadı ve ona yardım etmeye karar verdi. Adamın yara bere olan yüzünü tedavi etmeye çalışsa da tek derdi kızı olan adama kızını bulması için ona yardım edebileceğini söyleyip onu acil servise yönlendirdi.
İsmail o ana dek fark etmemişti ama elindeki baltaya bakan hemşirenin bakışları ona her şeyi anlattı. Hafif bir utançla, yavaşça baltayı yere bıraktı. Ama umurunda değildi. İçeri girdiğinde, kızı Leyla’nın yatağında oturduğunu, başucunda eşi Asiye’nin elini tuttuğunu gördü. Leyla biraz solgun görünse de gülümsüyordu.
Asiye ona dönüp, “Merak etme İsmail, şimdi iyi,” dedi. Küçük bir kaza geçirmişti Leyla, ama şimdi durumunun iyi olduğu belli oluyordu. İsmail ’in kalbindeki sıkıntı dağıldı. Yanlarına oturup kızına sarıldı. Kızının kokusunu içine çeker çekmez tüm derdi yok oldu.”
“İşte hikayemizin sonu böyle kızım,” dedi baba, kızının saçlarını okşarken. “Belki de o adama birileri yardım etseydi, adam daha az yarayla ve daha çabuk bir şekilde kızına kavuşabilecekti. Ama insanlar adamın elindeki baltaya o kadar odaklanmışlardı ki, gözlerindeki telaşı, yüreğindeki baba ateşini görememişlerdi. O sırada onun için ne kadar önemli olduğunu, o kızına ulaşma telaşı içinde ne büyük korkular yaşadığını anlamadılar. Bazen insanlar sadece gördüklerine bakar; derindeki gerçekleri göz ardı ederler.”
Kızı, gözleri parlayarak babasına baktı. O kadar dikkatle dinlemişti ki, Mehmet gözlerindeki merakı ve anlama çabasını hemen fark etti. “Ama baba, neden insanlar onu anlamadılar ki?” diye sordu. Mehmet derin bir nefes alıp sözlerine devam etti.
“İnsanlar böyledir kızım. Her şey yanlış anlaşılmaya çok müsaittir. Ama sen böyle olma, olur mu? İnsanların dış görünüşüne bakıp yargılama. Kötü durumda olan birine sırt çevirme. Elinde balta taşıyan bir adam bile kalbinde sevgi taşıyabilir. Kimseyi sadece gördüğünle, duyduğunla sınırlı sanma. Bazen görünen her keskinlik zarar vermek için değildir, bazen dehşet saçan bir görünüşün ardında tarifsiz bir sevgi saklıdır.”
Kızı başını sallayarak dinlerken, Mehmet bir an düşündü, küçükken yaşadığı bazı hatıralar gözünde canlandı. Yine de sözlerine devam etti: “Sen kılıcını kınına göre değil, sahibine göre değerlendir,” dedi. “Bu dünyada, sonunda seninle kalacak olan iyiliklerindir. Yardım eli uzattığın, elinden tuttuğun insanlar senin en değerli mirasın olacak.”
Küçük kız babasının koluna sokulup, “Ben de senin gibi olurum baba,” dedi. Mehmet’in gözleri doldu, kızını sarıp ona sımsıkı sarıldı. Belki de kızına bırakacağı en değerli miras, bu yaşanmış hikayeyle verdiği ders olacaktı.