Aynadaki iskeletimi görünce öldüm sandım. Kalbimin acısını hissedince ölmediğimi anladım. Pencere pervazına tünemiş Azrail’i görünce öleceğimi bildim. Heyulası kapıda belirince ölmek istemedim. Korktum. Zaten hep korkardım ben. Hep korkarım. Umut olur, mutlu olunur, mutlu olurlar, mutlu olasım gelir, korkarım. Gül açar, gülünür, gülerler, gülesim gelir, korkarım. Hüzün yağar, ağlanır, ağlarlar, ağlayasım gelir, korkarım. Sevgi dolar, sevilir, severler, sevesim gelir, korkarım. Ecel gelir, ölünür, ölürler, ölesim gelir, korkarım. Korkmasaydım eğer, cesurca ölebilseydim hiçbiri olmazdı olanların. Korkmasaydım başıma gelenler korktuklarım olmazdı. Korktuklarım başıma gelmezdi.
Üniversiteyi kazanamazsam diye korktum, kazanamadım. Girdiğim işten kovulurum diye korktum, kovuldum. Evlendiğim yıl annem ve babam ilk defa evime gelirken yolda trafik kazası yapıp ölürler diye korktum, öldüler. Onlara çeşit çeşit yemekler yaparken ya bu yemekler onlara nasip olmazsa diye korktum, nasip olmadı. Eşimin ailesiyle ilk defa tanışacağımız gün annesi beni sevmezse diye korktum, sevmedi. İstemeye geldiklerinde kahveleri dökersem diye korktum, döktüm. Hem de kayınvalidemin üstüne. Beni sevmemesi için yeni bahane sunmuştum ona. Hem de gümüş tepsiyle. Nişan günü bir aksilik olursa diye korktum, önce elektrikler gitti sonra deprem oldu. Nikâhta eveeeet, derken ya boşanırsak diye korktum, sadece bir yıl evli kalabildik. Yeni doğmuş çocuğumla kalakaldım ortada. Koca dünyanın ortasında kalakaldım. Yapayalnız. Bir çocuğum bir ben. Dünya karanlık, ıssız, donduracak kadar soğuk, yakacak kadar sıcak, gökten ağu yağıyor, yerden katran fışkırıyor. Bizi koruyacak kimse yok, sığınacak bir yer yok. Bir çocuğum, bir ben.
Kapıyı pencereyi sıkıca kapattım. Perdeleri çektim. Çocuğuma sarıldım. Onu ben koruyacaktım dünyadan ve belalarından. Korumak için korkularımdan kurtulacaktım. Üstüne yürüyecektim korkularımın. Yürüdüm. Beyaz kefenle örttüm üstlerini. Oradaydılar biliyordum. Arada kafalarını kefenin ucundan çıkarıp kıs kıs gülseler de bana onları görmezden gelşyordum. Bir temizlik şirketinde işe girdim. Kovulma korkusunun üstüne basarak gitttim her sabah işe. Yavrum için bir bakıcı tuttum. Ya iyi bakamazsa, ya çocuğuma bir zarar verirse kokularının kıçına bir tekme attım. Büyümesini zevkle, sevinçle, hüzünle seyrettim yavrumun. Bir gün beni bırakıp giderse korkusuna rağmen büyüsün, gelişsin, güzelleşsin, hayatını kursun, hayatla arakadaş olsun diye uğraştım.
Yenemediğim tek bir korkum vardı: o büyümeden, bana muhtaçken, daha ana kuzusuyken bana bir şey olursa?... Bu korkumu yenemiyordum. Az başım ağrısa beynimde tümör olduğundan korkuyordum. Midem bulansa kanama geçirdiğimden korkuyordum. Günlerden hangi günde olduğumu unutsam alzheimer olduğumdan, biraz öksürsem verem olduğumdan korkuyordum. Bu korkuyu yenemedim. Yürüdüm üstüne, o daha çok büyüdü. Kokunç bir canavara dönüştü. Üstüne kefen attım, hayaletçilik oynayarak dalga geçti benimle. Kıçına bir tekme atacaktım çelme takıp düşürdü beni.
Doktor “ileri derece kolon kanserisiniz,” dediği gün daha çok düşürdü beni. Tekmeledi tekmeledi tekmeledi. Hıncını alamadı, üstüme çıkıp ağzımı gözümü dağıttı. “Üç ay ancak yaşarsın,” dedi doktor. Evladım bensiz ne yapardı. Daha büyümemişti. Kim bakacaktı ona. Arayıp sormayan babası mı? “Bir çâre bul,” dedim doktora. “Benim çocuğum daha çok küçük. Benden başka kimsesi yok. Bir çâre bul, o büyüyene kadar yaşat beni. Fazlasını istemiyorum. O büyüyene kadar. Zaman dediğin nedir ki geçer zaten. Göz açıp kapayıncaya kadar.” “İmkansız,” dedi doktor. “Üç ayda evladımı büyütmenin, koca bir adam yapmanın bir yolunu bul o zaman,” dedim. Kafasını sağa sola salladı “yapamam,” diyerek. “Ne istersen veririm. Biriktirdiğim tüm parayı veririm. yeter ki biraz daha zaman ver bana, biraz daha ömür,” dedim. Doktor gözlerime baktı. Derin derin baktı. İçini çekti. Derin derin çekti. Ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. “Buna dayanabilir misin,” dedi. “Dayanırım! Dayanırım! Evladım için her şeye dayanırım,” diye haykırdım. “Öyleyse tamam,” dedi doktor. Bir köy ismi söyledi. “Köydeki ulu dağda ulu bilge var,” dedi. “zaman satıcısı ulu bir bilge.” “tamam,” dedim. “Giderim ben. ulu bilgeden zaman alırım, büyütürüm yavrumu. Büyüyene kadar onu dünyadan korumaya devam ederim,” dedi. “Yalnız, ne kadar zaman vereceğine, ne kadar para alacağına bilge kendisi karar veriyor. Belki istediğinden daha az belki daha çok. Onu bilemezsin,” diye uyardı doktor. “Olsun,” dedim. Hızla doktorun yanından ayrılıp eve gittim.
Sakladığım paranın bir kısmını bakıcıya verdim Ben gelene kadar çocuğuma güzel bakmasını istedim. Sağdan soldan kafalarını çıkaran korkuların kafalarına birer yumruk indirdim. Otogara gidip köye giden ilk dolmuşa bindim. Uludağ nerede diye kimseye sormaya gerek bile duymadan uludağ olduğu her yerinden anlaşılan dağa doğru yürüdüm. Yürüdüm yürüdüm yürüdüm. Akşam oldu. Dağın her yerini tepeden çıkan nur aydınlatıyordu. Yürüdüm. Kulağıma fısıldamak için yerlerinden doğrulan korkuların yüzüne birer tokat yapıştırıp devam ettim yoluma.
Tepedeki barakanın önüne geldiğimde kalbim yerinden çıkacaktı. Bir yumruk da kalbimin üstüne indirdim. “Sus. Yoksa çıkarıp atarım seni,” dedim. Kapıyı vurdum. “Gel,” dedi içeriden tok bir ses. Korkusuzmuş gibi girdim içeri. İçerisi loş, dar, dağınık ve küf kokulu bir odaydı. Yeşil cübbeli, beyaz kavuklu, ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar oturuyordu kapının karşısındaki divanda. Yanına yaklaştım. Diz çöküp önünde oturdum. Hemen konuya girdim. Böyleyken böyle dedim. “Evladımı büyütmek için zamana ihtiyacım var,” dedim. “Kaç para getirdin,” diye sordu. Nur yüzüne yakıştıramadım bu kadar paragöz oluşunu. Ama bir şey demedim tabii. Ona ihtiyacım vardı. Ne isterse ne kadar isterse yapardım. Çantamdaki parayı çıkarıp önüne koydum. “Razı mısın,” dedi. “Neye,” diye sordum. Tekrar “Razı mısın,” dedi. “Razıyım. Her şeye razıyım. Yeter ki bana zaman ver. Yeter ki Allah beni oğluma bağışlasın,” dedim. “Yaklaş,” dedi. İçimdeki korkular kefenlerinin altında büzüşmüş çığlık atıyorlardı. Yaklaştım. Kolumu tutup bir saat taktı. Durmuş bir saat. “Bunu çıkarma kolundan,” dedi. “Tamam,” dedim. “Git,” dedi. “Oldu mu şimdi? Ölmeyecek miyim?” diye sordum. “Git,” dedi.
Çıktım bilgenin yanından. Aşağı inmeye başladım. Yol sanki gelirken yürüdüğüm o yol değildi. Yürüdükçe uzuyordu. Dursam duramıyordum. Korkuyordum. Yürüsem varamıyordum. Dizlerimin bağı çözülmeye, gün ağarmaya başladığında ancak inebildim dağdan. Şehre giden dolmuşa bindim. Eve gidince evladımı bağrıma bastım. “Artık ayrılmayacağız, ömrün boyunca yanındayım,” dedim. O günden sonra korkularım sindi. Hatta öldü. Kefenlerinin üzerine bir de toprak attım.
Korkusuzca büyüttüm yavrumu. Dişleri çıktı, emekledi, yürüdü, okula başladı, boyu uzadı, ergin oldu, üniversite kazandı, mezun oldu, yurt dışına gitti. Gitti. Gitti. Bir daha gelmedi. Yıllar geçti, gelmedi. Aramadı. Sormadı. Haber bile yollamadı. “Evlenmiş,” dedi bakıcısı. “Kızım internette görmüş,” dedi. Fotoğrafını gösterdi. Karısı güzeldi. “Oğlumu üzer mi,” diye korkmadım. Ağladım. Mutluluktan. “Bugünleri de gördüm ya, ölsem gam yemem,” dedim. Gam yedim, ölmedim. Saati kolumdan çıkarmak istedim, çıkaramadım. Korktum. Ölümden korktum. Artık hiçbir şeyden değil ölümden korkuyordum. Bütün korkularımı öldüren ölüm korkusuydu.
Evladımın haberini bakıcısından almaya devam ettim. Torunum bile olmuş. Fotoğrafını gösterdiler. Öptüm, kokladım fotoğrafı. Yıllar geçti, bakıcı da uğramaz oldu artık. Çok yıllar geçti. Dünya değişti. Sıkıntılı bir gecenin sabahı kapım çaldı. Gayri ihtiyari “Oğlum,” diye koştum kapıya. Kapıdaki oğlumdu. Tabutun içindeki. “Ölünce anamın evine uğratın beni, sonra vatanıma gömün,” diye vasiyet etmiş. Evini gezdirdiler oğluma. Tabutuna. Yüzünü görmek istedim. Açtılar. Yaşlanmış. Buruşmuş yüzü. Sakalları bembeyaz. Hasretle öptüm yüzünü. Götürüp gömdüler yavrumu. Ölmek istedim o gün. Saati çıkarmak istedim. Yapamadım. Korktum. Oğlunun cesedini koklayan bir anne ölümden korkar mı? Ben korktum. Ben anne değildim. Ben korkaktım.
Kaç yüz yıl geçti aradan bilmiyorum. Ölmeyen cenazem sürükleniyor hayatın avuçlarında. Saat kolumda. Bugüne kadar işlemiyordu. Bu sabah tiktaklarıyla uyandım saatin. Saat işliyor. Geriye doğru. Yataktan fırladım. Aynaya baktım. Aynadaki iskeletimi görünce öldüm sandım. Kalbimin acısını hissedince ölmediğimi anladım. Pencere pervazına tünemiş Azrail’i görünce öleceğimi bildim. Onun heyulası kapıda belirince ölmek istemedim. Korktum. Zaten hep korkardım ben. Hep korkarım. Umut olur, mutlu olunur, mutlu olurlar, mutlu olasım gelir, korkarım. Gül açar, gülünür, gülerler, gülesim gelir, korkarım. Hüzün yağar, ağlanır, ağlarlar, ağlayasım gelir, korkarım. Sevgi dolar, sevilir, severler, sevesim gelir, korkarım. Ecel gelir, ölünür, ölürler, ölesim gelir, korkarım.