Mars, Fortuna, Ben ve Annem

Emre Ergin

veya

KABRÜL MÜCERRETTE ELBETTE MÜEBBET

Annem Rhea Silvia yüzlerce yılın ardından bile güpgüzeldi. Binlerce yılın ardından bile öfkesi geçmemişti. Onu bir nebze anlıyordum. Ben de ikiz kardeşim Romulus’u binlerce yıldır affedememiştim.

Romulus beni Tiber nehrinin orada, çocukluğumuzun geçtiği yerlerde öldürmüştü.

Her yılın Mart ayında, babamın keyfi yerine gelir. İnsanlar, zamanın birinde bu ayı babamın şerefine adlandırmışlar. İlkbahar mevsiminin eşiğinde, Adriyatik’e bakan konağımızın balkonuna yerleşir. Bir divan, bir tabure. Divan benim ve kendisi için, tabureye de annem oturur. Gözlerinde büyük bir nefretle babama bakar, ama aklına kaçıp gitmek de gelmez.

Kaçıp gitse nereye gidecek? Bunu ben de bilmiyorum. Romulus Palatin tepelerinin orada hançerini çekip gırtlağıma sapladığında birden kendimi bu konağın yataklarından birinde buldum. Zamanı gelince, ne zamansa o artık, anlayacağım zamanın geldiğini. Ve bir yolunu bulup gideceğim, Romulus’un torunlarından intikamımı almaya.

İnsanlar babamı tanrı sanıyorlar. Babası Jüpiter’miş, annesi bilmemkimmiş filan. Bu babamın da hoşuna gidiyor, gökyüzündeki bir gezegeni gösteriyor, geceleyin, bulutlar izin verdiğinde ve kozmik çarklar müsaade ettiğinde. “Bu gezegene Mars diyorlar.” diye böbürleniyor, bir bardak daha dolduruyor kendisine, anneme uzatıyor, annem ona hınçla bakıyor.

Babama bir çeşit ölümsüzlük bahşedildi. Yumruğu tılsımlı. Dişleri keskin. Tarlaların bereketini bile ondan biliyorlar. Ama kendisinin başı alelade bir insandan çok daha dertte. Bir kere bütün bu bahşedilenlerin geri alınacağı çok açık. Ve tanrıcılık rolünü çok sevdiğinden, bu basit bir iade olmayacak, içinde belli bir azabı da taşıyacak. İkincisi, kendi halinde bir adam yine de sevilebilir, karısı yine onu bütün kusurlarına rağmen takdir edebilir.

Babam Mars ise bütün olağanüstülüklerine, bütün cengâverliklerine, bütün ilahi nimetlerine rağmen, hiçbir zaman annem Rea’nın sevgisini hak edemeyecek.

Çocukken hayvanlardan daha pis, hayvanlardan daha vahşi bir kabilede yaşarken, aynı kendisininki gibi bir başka kabilenin saldırısına uğrayıp da annesini, babasını, kardeşlerini ağza alınmayacak işkencelerle kaybedince tanrı olmak istemiş. Ellerini açmış ve gökyüzünde sandığı gerçek tanrıdan kendisine güç istemiş. “Kılıcımı keskin kıl, insan da hayvan da bitki de olmayanları temizleyeyim. Çapamı derinlere indir, toprağın altını üstüne getirip bütün bu Avrupa’yı bereketlendireyim. Benim ihtişamıma bakanlar, nesillerce medeni olmaya heves etsinler, benim mirasımı görenlerin içine sırtlanlar gibi yaşamak çirkin görünsün. Sen bizi böyle bokun, püsürün, batağın, çapağın, irinin, balçığın, ziftin, katranın içinde yaşayalım diye yaratmadın. Ancak kardeşlerim senin kudretini anlamaktan acizler. Bana öyle bir kudret ver ki, bana bakanlar senin kudretini hissetsin ve daha şerefli olmaya özensinler.”

Duası kabul olmuş. Duayı kabul eden, babamın da eninde sonunda bir barbar olduğunu, kendisine verilen bu nimetin kıymetini bilemeyeceğini de biliyormuş elbette. Babam da tam beklendiği gibi, bütün bu gücü emaneten aldığını, bütün başarılarına rağmen kendisinin de eninde sonunda bir insancık olduğunu, her ne başarırsa başarsın kudretinin acziyetinin yanında her zaman cücük kadar kalacağını kimselere işittirmemiş.

Kendisine Savaş Tanrısı ve Tarımın Koruyucusu dedirtmiş. Tövbe estağfurullah.

Babamın barbarlığı genetik mi? Genetik olur mu barbarlık? Çocuktan beri bir kabilenin diğerine, onun öbürüsüne saldırdığı, insan boğazını nasıl keseceğini bilmenin bir gündelik hayat bilgisi olduğu bir ortamda büyüyen bir insan görkemli olsa kaç yazar? Düşmanını mağlup etmesini onların karılarına tecavüz ederek kutlayan bir kültürden Tanrı bir yana, peygamberi de geçtim, ufak bir veli dahi çıkabilir mi?

Kendisini tutamadığını söylüyor Babam Mars. Normalde yapamamak kelimesi hiç de kullandığı bir kelime değildir. Onun tanrı olmadığını hem ben hem de annem, her ikimiz de bilsek bile bizim yanımızda bile tanrıcılık oynamaya bayılır. Ancak annem, her kış mevsiminin başında öfkesine yenik düşüp, sinir krizinin eşiğindeyken, konuyu bir şekilde yine oraya getirdiğinde kendisinin tanrı olmadığını yeni hatırlarmış gibi, “Çok gençtim. Yarı çıplaktın ve çok güzeldin. Kendimi tutamadım.” derdi. “Yarı çıplak değildim. Bir tapınakta rahibeydim, seni Allah’ın belası.” derdi annem. Babam bunu duyunca, her seferinde başını eğer, ve “Evet” derdi. “Değildin. O da benim suçum.”

Özür dileyemezdi, bir kere koskoca Mars özür mü diler? Sonra, bir insan tecavüz ettiği bir kimseden nasıl özür dileyebilirdi. “Sana iki oğlan verdim” derdi bazen. “Dünyanın tarihine geçtin, herkesin adını bildiği bir kadın oldun.”

“Bana iki oğlan verdin. Birisi bir halt edemeden öldü. Burada, yanıbaşımızda ve ikimizden de tiksiniyor. Diğeri ise bir kardeş katili.” derdi annem. Geçen yüzyıllar acısını azaltmış, ama o acı azalmamış da nefrete dönüşmüştü, arasıra evladı olduğumu unutarak bana bile yönelen bir kine evrilmişti. “Ben doğurmak istesem senin gibi hayvanın birisine mi varırdım? Evlat istesem bu piç gibi bir evlat mı isterdim?”

Burası neresi bilmiyorum. Karşıdan gördüğüm deniz de gerçekten Adriyatik mi onu da bilmiyorum. Ama benziyor. Belki bu yaşadığımız köşk de sadece bir köşke benziyordur. Belki mevsimler mevsim değillerdir de mevsime benzeyen başka zamanlardır. Annem ne zaman küsse kış gelirdi, ne zaman kızmaktan yorulsa yaz olurdu, ağlamaları sonbaharla iç geçirmeleri ilkbaharla sonlanırdı. Babam yazın başında bir yerlere giderdi, dünyanın diğer taraflarına gitmesine izin verilirdi. En son 1453 yılında Türkler Konstantinopolis’i alıncaya dek her sene, yazları dünyaya gider, torunlarının son zaferlerini ondan bundan dinlerdi. O son sefer artık kendi devrinin geçtiğini, en mağrur Avrupalı’nın bile kendisini savaş delisi bir manyak olarak hatırladığını iyiden iyiye fark etmiş, bir daha dünyaya gitmeyeceğini söylemişti. Bir kaç yüzyıldır da gerçekten gitmiyor.

Bu gidişlerinin birisinin dönüşünde eve bir tavla getirmişti. “Romalıların düşmanları bu oyunu çok seviyorlarmış” demişti ve bize de öğretmişti. Önce sadece bana öğretti, çünkü annem yirmi dört saatinin tamamında babamdan nefret etmekle meşguldü. Yirmi dört saat kendisinden alabildiğine nefret eden “karısı” ve yirmi dört saat kendisine karşı olumlu-olumsuz en ufak bir duygu hissetmeyen benimle yaşamak babam için oldukça sıkıcı olmalıydı. Ama babam şikâyet etmiyor, bunun kendisinin moralini bozduğunu itiraf bile etmiyordu. Gerçek tanrıyı, Allah’ı yani kızdırdığını ve bu yaşadığının onun cezası olduğunu düşünüyordu. Kendisine verilen ölümsüzlük bir cezaya dönüşmüştü ve ölümsüzlüğün en kötü yanı, kıyameti de bir gün göreceğini biliyor olmasıydı herhalde.

Kendimin durumu ve annemin durumu hakkında ise hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Koskoca Mars’ın kibrinin ve gururunun, kimsenin kendisini takmadığı yüzyıllar içerisinde nasıl ufalanıp dağıldığını gözlemleyelim diye koymuştu herhalde buraya Allah bizi. Bu görevi bile layığıyla yapamıyordum. Çok küçük bir çocukken bile babama hayranlık değil, acıma duyuyordum, yirmi dört saat güçlü görünmek zorunda olan insanların tamamının hak ettiği bir acıma. Babamın diğer insanların nezdindeki mertebesi arttıkça, benim ona acımam da arttı, çünkü artık kendisinin gerçekte olduğu insan ile diğer insanların onu gördüğü yer arasındaki uçurum daha da fazlaydı.

O yüzden burada, annem ve babamla başbaşa geçen yılların ne anlama geldiğini, benim bu anlama ne kattığımı düşündüğümde aklıma hiçbir şey gelmiyor. Umursamıyorum. Buradan gitmek de istemiyorum, burada kalmak da hoşuma gitmiyor. Ne o konuda ne de bu konuda hiçbir umudum yok. Babamın haberini verdiği kadarıyla Allah’a inanıyorum, ama çoktan öldürülmüş olduğum için ibadetle de sorumlu değilim artık. Buradan gitmek demek ölmem demek, belki burası da aynı şey demektir. Nereden bileyim.

Ama annem yüzlerce yıldır gitmek istiyordu. Babamdan bir şey istemek o kadar zoruna gitmesine rağmen, gururunu yenip, “Benim gitmeme izin ver.” demişti. Ben ilk öldürüldüğümde, daha kırkım çıkmamışken duymuştum bu talebini. O zaman bile bunu ilk isteyişi olmadığı belli oluyordu. “Sen bu yaz gittiğinde, beraber gidelim. Beni Alplere bırak, bir daha sana çemkirmeyeyim.”

Babam umutla sorardı. “O zaman beni affedecek misin?”

“Elbette hayır. Ama öfkemi duymayacaksın ve nefretimi uzaktan edeceğim artık.”

Babamın yüzü düşerdi. Ezelden beridir affedilmemek elbette kötü bir şeydir, ama ilelebet affedilmeyeceğini kabullenmek herhangi bir insanın yapabileceği bir şey midir? Bir zamanların tanrılarından biri olma hevesine kapılmış bir insan için bile imkânsız bir şeydi bu.

Ama sadece bu kadar da değildi. Bunu anneme hiçbir zaman itiraf etmediğini biliyordum, ama kendisine itiraf edip etmediğini bilmiyordum. Ama babam anneme delicesine aşıktı. Üç bin yıldır şiddeti azalmayan bir sevgiyle seviyordu onu. Kendisini bir tanrı olarak değil de bir insan olarak görse, açıkça içini kemiren pişmanlığını layığıyla dile getirse, köpek gibi ulusa, kendini paralasa, zırıl zırıl ağlasa, artık böyle bir pişmanlık nasıl gösterilebilirse, öyle gösterebilse belki de karşılık bulabilecek bir aşktı bu üstelik. Ve içten içe bunun umuduyla yaşıyordu yüzlerce yıldır. Ama şimdi, annemi bir yerde bırakırsa...

Annemin de ölümsüz olup olmadığını bilmiyordum, belki annemin de tıpkı benim gibi, bu köşkün dışında bir hayatı yoktur. Ama bu konunun hiçbir detayını değiştirmiyordu, babam yine onu dışarı çıkarmayacaktı ve annem yine de dışarı çıkmak isteyecekti.

İşte, annemin tavla öğrenmesi de böyle oldu. O her zamanki neşeli ve böbürgen tavrıyla bize bu oyunu nasıl sevdireceğini düşünürken, rica etmek tanrılığına, emretmek bizim gözümüzdeki makamına uymayacağından, ağzından bir söz çıkıvermişti. “Rhea. Eğer beni yenersen. Bu yaz yine Dünyaya gideceğim ve bu kez, seni de yanımda götüreceğim.”

Annem yüzlerce yıl birden gençleşmişti belki. Dikkatle babamı dinlemiş, oyunda gerçekten kazanma şansı olup olmadığını anlamaya çalışmış ve bir şey öğrenmeye çalışan insanın dikkatiyle babamı öylesine kesintisiz dinlemişti ki, babamın yanakları al al olmuştu. Ettiği vaadden çoktan pişman olmuştu bile, ama annemin ilgisi yüzünden söylediklerini geri alması mümkün değildi.

Allah’ın işine akıl ermiyor. Aramızdan öfkesini en çok hak edenin babam olduğunu biliyorduk, bunu babam da biliyordu. Buna rağmen nerede olduğumuzu, kapının eşiğinin ötesinde bizi neyin beklediğini, kalışımızın ne kadar süreceğini ve hangi kısıtlara tabi olduğumuzu da sadece babam biliyordu. Bu bilgiye sahip olmak da belki onun cezasının bir parçasıydı, belki bizim her an bu bilgiyi ele geçirip ona karşı üstünlüğümüzü kaybedebileceğimiz düşüncesi de onu çileden çıkaran detaylardan birisiydi. Oysa buradaki misafirliğimizin şartları benim hiç umrumda değildi, içimde kardeşim Romulus’a duyduğum öfkeden başka hiçbir duygu yoktu, ki bu duygu bile zaman aşımına uğramaya başlamıştı hafiften.

Bu detayları öğrenmek annem için ise çok önemli olmalıydı, ama o da babamın kötücüllüğüne -haklı olarak- öylesine inanmıştı ki, tenezzül edip sorsa bile babamın ona yalan söyleyeceğine, düpedüz uydurmasa bile gerçekleri çarpıtacağından emindi. Ama babam bir kere söz verince sözünü tutacağını da biliyorduk. Manevralar yapabilir, sözün veriliş şartlarını değiştirebilir, ama ağzından çıkan kelime neyse ona birebir uyardı.

Detayları bilmiyorduk ama az çok tahmin ettiğimiz bazı şeyler vardı. Meselâ misafirliğimizin, hapsimizin, artık adı her ne idiyse artık, üç kişilik olduğunu biliyorduk... Ama öyle değilmiş. Bir gün babam bildiğim kadarıyla çok uzaktan bir akrabamız olan Fortuna teyzeyi getirdi. O da aynı babam gibi tanrılık iddiasında bulunduğu için kıyamete kadar hapis cezası almış meğerse. Ancak çok istisnai durumlar dışında kendi konağında kalması gerekiyormuş.

Ne gibi istisnai durumlar? diyecek oldum. Babam geçiştirdi. “Biliyorsun,” dedi bana, anneme de duyurmaya çalışarak. “Fortuna teyzen şans tanrıçasıdır. Annenle yaz mevsiminin eşiğinde yapacağımız tavla karşılaşması sırasında bana yardım etsin diye getirdim onu.”

Duyduğum en aptalca göz korkutmaydı. Fortuna teyzemin de olsa olsa babam kadar tanrısal olduğunu bilmiyor muyduk sanki? Annem kahkaha atarak içeri gitti ve ben babamın bu kadar da aptal olamayacağını bildiğimden ne yaptıklarına baktım.

Fortuna teyzem babama zar tutmayı öğretiyordu, kendisi nereden öğrendiyse. Babam ne yaptıklarını anladığımı fark etti ve parmağını dudağına götürdü. “Annene söyleme. Annen duyarsa beni öldürür.”

Öldürebilir mi? Öldürebilse herhalde şimdiye kadar öldürürdü. Ama belki...

İlk defa babamı bir şey öğrenirken izlemesi oldukça eğlenceliydi. Üç bin yaşında bir çocuğun inadı ve heyecanıyla zarı atıyor, parmağını ona uzatıp “Altı!” diye emrediyordu. “Altı!” Ama gelmiyordu altı. Fortuna teyzem tüm sabrını kullanarak şöyle tutacaksın diye zarın köşelerinden tutuyor, babama tekrar tekrar gösteriyordu. Ama babam öylesine beceriksizdi ve aslında elleri de öylesine kocamandı ki, bu eğitimin hemen bitmeyeceği de çok belliydi. Yine de annem içeride sıkılıp tekrar balkondaki sandalyesine kurulana kadar uğraştılar.

Babam annemin anlamayacağını ümit ederek, “Fazla zamanımız yok, ritüeli en geç üç hafta içerisinde tamamlamalıyız.” dedi. Annem Fortuna teyzeme dönüp, “Benim bu talihim için de yok mu bir ritüelin?” dedi. “Ne varmış talihinde, millet senin gibi bir...” diye başladı, sonra annemin gözlerinde her ne gördüyse sustu, yutkundu.

Geriye kalan yirmi akşamın hepsinde de Fortuna teyzem bizdeydi. Gaz lambalarının ışıkları altında babama zar tutmayı öğretmeye çalıştı, ama başaramadı. Başaramadığı en çok da babamın yüzündeki dehşetten belli oluyordu, eve sığamıyor, durduğu yerde duramıyor, ellerinde zarları evirip çeviriyordu. Öyle bir dalgındı ki kapılara çarpıyor, tepsileri deviriyor, su içip yemek yerken dahi boğulacak gibi oluyordu. Geceleri uyuyamıyor, kılıcını kalkanını kuşanıp konağın çevresindeki ağaçlara saldırıyordu.

En sonunda o gün geldi çattı ve annemle tavla oynadılar. Fortuna teyzem o gün gelmedi. Beni de hakem tayin ettiler. Annem, Rhea Silvia babamı öylesine bir yendi ki, az kalsın mars ediyordu. Babamın ağladığını ilk o zaman gördüm. “Gidecek misin?” dedi. “Evet” dedi annem. “Beni affedecek misin?” diye sordu yine. “Elbette hayır.” dedi. Sustular. Babam sümkürdü, sümüğünü kolunun yenine sildi. “Peki...” dedi babam yutkundu. “Peki... Bir iddiaya daha girsek...” Merakla dinledi annem. Babamın kendisine başka nasıl bir vaadi olabilirdi?

“Eğer beni mars edersen, bana cezamın erkenden verilmesini sağlayacağımı söylesem? Tanrının şimdiye kadar ertelediği gazabı öne çekebileceğimi söylesem? Beni öldürebilme yeteneğini, beni kahretme yeteneğini, bana acı çektirme yeteneğini sana verebileceğimi söylesem? Kendi intikamını, kendi ellerinle alabileceğini? Her nasıl istersen.”

Hisli hisli ağlıyordu babam, salya sümük ağlıyordu. Kendi kendisini affedemediğini hiç böylesine açık göstermemişti. Annem kapının eşiğinde duruyor ve düşünüyordu. Eğer hayır derse, sanki şimdiye kadar gösterdiği öfke yalancıktanmış gibi olacak, ama evet derse de bu canavarla bir süre daha yaşamaya razı olduğu manasına gelecekti. Bense sonunda insana dönüşüveren bu yaratığa hayatımda ilk kez, kayıtsızlıktan başka bir şey hissettim. Sevdim onu.