Şark Tarafında Olanlar

Fatma Dursun

Gözleri aralanır gibi oluyordu. Gözlerinin üzerine düşen gün ışığı mıydı? Sokak lambasının ışığı mıydı? Bunları düşünmüyor şu an. Henüz buralara gelmedi. Zihninin içinde yüzüyor, süzülüyor, uçuyor belki de. Tam olarak bilinmiyor ne yaptığı. Nasıl bir formda olduğu... Hangi hülyanın esiri olduğu... Bu ışık ısıtmıyor onu. Kar yağıyor üstüne. Ama yorganı yünden ter basıyor. İnliyor, kıvranıyor. Söyleniyor.

Hiç görmediği, duymadığı bir diyarı 15 senedir izliyor. Her seferinde biraz da olsa değişiyor. Bazen kendi evinin balkonundan, bazen başka bir evin balkonundan, bazen de sokaktan hep aynı tarafa bakıyor. Şark’a bakıyor. Kendi mahallesinin o tarafında dağlar var. Yılanlı dağlar derler. Normalde mahalle ve dağlar ardından sanayi var. Sanayiyi bilir gitti oralara. Yani dağın arkası onun için bilinmezlik değil. Bu gerçeklikte ise mahallesinin sokakları binaları olduğu gibi duruyor. Yılanlı dağlarda ise su var. Sular. Her seferinde değişen sular. Bazen göl gibi. Bazen baraj gibi. Bazen ırmak gibi kollanıp budaklanan sular. Üzerinde toprakların olduğu sular. Ardını göremediğin sular. Dibinde toprak olmayan sonsuza kadar inen sular. Bazen dibini görsen de sana sırıtan sular. Bekliyor bu sular. Dingin, sakin değil bu sular. Saf temiz değil. Saf kötü gibi. Ama kötü de değiller. Gerçekler böyle olmaları gerektiği için öyleler gibi. Bu sular şeklen değişse de her seferinde varlar. İşin garibi bu suların ardında olanların her seferinde değişmesi.

Bir süre yanardağlar gördü sularında ardında. Kimi zaman tüterdi. Kimi zaman patlardı bunlar. Lavların yavaş yavaş evine ulaşmasını beklerdi. Kaçamazdı. Sadece beklerdi. Gelenin ölüm olacağını bilirdi o zamanlar. Kimi zaman sadece tüterdi bu yanardağlar. Yine kaçamazdı. Ardında bırakamazdı ailesini. Tüttüğü zaman neyin geleceğini bilemezdi.

Bazen de sular ardında göğe ulaşan dağlar olurdu. O dağlara çıktığı zamanlar olurdu. Korkuyla çıkardı. Çünkü geri dönemezdi. Gittiği yeri bilmezdi. Korkuyla o dağlardan düşmemeye çalışırdı. Normalde çok dağa çıkardı. Yılanlı Dağ, Erciyes etekleri, Öteaçe dağları hep gezinmiştir. Çok da korkmazdı oysa. Ama suların ardındaki dağlar öyle dağlardan değildi. Yabancı dağlardı bunlar. Toprağından olmayan, düşman, sarp dağlardı. Bu dağlar da değişirdi. Genelde ulaşamazdı sonunda. Çok nadir ulaştığı anlar olurdu. Onda da yine hiç bilmediği ama hep aynı olan yere ulaşırdı. Hava yağmurlu olurdu. Suların içinden yükselen kocaman heykellerin, değişik binaların, mermer yapıların olduğu bir yerdi. Ama orada durmasına çok uzun izin verilmezdi. Fazla incelemesine. Hayranlık duyardı. Oranın yerlisi ya da gizemini bilenler var mıydı bilmiyordu. Sadece bir kez böyle olduğunu hissettiği yaşlı, korkutucu, aciz ama tehditkâr bir kadınla konuşmak üzereyken her şey susturulmuştu. Sonrasında uzun yıllar oraya gidemedi.

Sulara bakardı evinin balkonundan. Oysa o eve 10 senedir ayak atmamıştı. Buradaysa o evden hiç çıkamadı. Bazen o suların ardından değişik yaratıklar gelirdi. Devler, canavarlar, yamyamlar. Şarkta güneşin batışında olduğu gibi göğ kızıllaşır ve bu varlıklar tüm mahalleyi kana bularlardı. O ise balkonunda bunu izlerdi. Birkaç defa kokladı bu kanı. Birkaç defa gördü kızıl sokakları. Çığlıkları. Ezilen etleri. Derisi ile sökülen saçları. Tüm ayrıntıları canlıydı. İzledi. Ama arzu ile değil. İzlemesi gerektiğindendi. Bu dünyaya gözlerini kapayamıyordu. Hiçbir zaman kapayamazdı. Aralanan gözleri açması gerekiyordu. Başka türlü bu döngüden çıkamıyordu. Eninde sonunda 15 senedir oraya dönüyordu.

Bu sefer farklıydı. Sular vardı yine. Ama o sudan ardında geçebileceği bir köprü vardı. Geçti. Bu sefer bir kentin içinde buldu kendini. Gerçi buranın büyüklüğünden emin değildi. Kent, şehir, ülke hatta kıta dahi olabilirdi. Çünkü buranın sokaklarını bilmiyordu. Sadece suyun ardından başladığını biliyordu. Gezindi sokaklarında. Kaybolmaya başladığını biliyordu. Daha önce hiç kaybolmamıştı. Nere olduğunu bilmese de içinde hep nereye gittiğini bilen bir his vardı. Bu sefer çok belirsizdi. Buralar çok yabancıydı. Işıklar çok fazlaydı. Binalar o yürüdükçe, omuzlarını içine çektikçe onun üstüne eğiliyorlardı. Burası bir yerleşkeyse eğer bir işleyiş olmalıydı ama etrafta kimsecikler yoktu. Rüzgâr yoktu ama esen bir şeyler vardı. Akşam ezanını işitmesi ile tüyleri diken diken oldu. Yüreği hopladı. Annesinin onu beklediğini biliyordu. O da annesinin ona seslenmesini istiyordu. Böylece buradan çıkabilirdi. Seslenen olmadı. Karanlık çöktükçe buradaki ışıkların parlaklığı artıyordu. Bu ışıkların parlaklığı loştu. Bundan dolayı mı beyni dönüyordu yoksa bu diyar mı dönüyordu emin olamıyordu. Çok uzun bir süre döndü. Midesi döndü, başı döndü, kendisi döndü. Gece güne döndü. Sabah ezanı okunmaya başladı. Aralanan gözlerine ışık düştü. Doğruldu yatağından. Bu gerçeklikteki evindeydi. Yıllardır Allah Allah diye inleyen teyzeyi duydu. Pencereyi açtı ayaz ciğerlerine doldu. Sokak lambasının ışığının söndüğünü gözlerine düşenin güneşin ışığı olduğunu gördü.