Ne kadar zaman oldu? Ne kadardır yerdeyim? Dolunay varmış gökte. Ne kadar zamandır görmüyorum ayı? En son ne zaman baktım göğe? En son ne zaman gelmiştim buraya. Bu ormana, bu göle… Dolunay gölün dibinden yükselirken göğe ışıkları üzerime dökülüyor. Ağaçların dibindeki karanlık yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Bedenimdeki ağrıda yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Geliyordu beklediğim. Taşıdığım kendimle her yere sürüklediğim. Sahi en son ne zaman bakmıştım?
Geçen zaman süzülüyor gözlerimden. Biraz ıslak ondan ki bulanık. Kalabalık sofralar geliyor aklıma. Bölüşülen ekmekler, çöpten toplananlar geliyor soframıza. Demlik demlik çaylar, kül tablasına yığılmış izmaritler, duvarlardaki ağlar… Tek tek dolanıyorlar gözümün önünde. Yavaş yavaş kararıyor onların da siması. Atılan kahkahaları edilen kavgaları duyuyorum. Sesler hiç unutulmuyor simalar silikleşse de. Hiç simasına bakmadığım geliyor aklıma. Gerçi bir siması var mıydı benden olanın?
Şiddetle öksürüyorum. Bu öksürük tütünden kalma değil. Batıyor göğsüme saçıyor kanını dışarı. Garip, öfkem dineli yıllar oldu. En mutlu olduğum anda burada ölmek istiyordum. Gerçekten o kadar mutlu muydum ki? Ölümün mutlusu olabileceğine beni inandıran neydi? Ruhumun sonsuzlukta süzülecek oluşuydu fakat yalnız süzüleceğini kendisine karışan ruhları geride bırakacağını unutmuştum.
Dolunay gölden göğe geçmiş tam tepeye dikilmişti. Işıltısı ruhumu çekiyordu. Ormanın dibindeki karanlık gitgide yaklaşıyordu. Bedenim kanın çamurunda uzanıyordu. Rüzgar gölü okşarken ses çıkartıyor, cırcırlar geceyi renklendiriyordu. Kıyısında olduğumdan belki daha bir fark ettim her şeyi. Ormanın dibindeki karanlık yanı başımdaydı. Beni izliyordu. Bir sesi yoktu. Bir siması yoktu. Bir şekli yoktu. Süzülen karanlığa uzattım titreyen ellerimi. Dokunmak istedim. Son kez bir şeyler hissetmek istedim.
Dolunayın ışığı hükmetse de bedenime karanlığa dokundum. Süzülen karanlık ürktü. Onu fark etmemi beklemiyordu. Onu hiç fark etmedim sanıyordu. Süzülen karanlığa dokunduğum an hissettim onu, hatırladım. Şaşkındı. Tanıyamayacağımı düşünüyordu. Dönüştüğünü, farklılaştığını biliyordum. Yıllar önce bu ormanda karanlığa karıştığını biliyordum. Uzun zamandır ayrıyız. Unutmadım seni. Gölge, gölgem… Yıllar önce seni burada ruhumun bir parçası ile bıraktım. Çok sonra fark ettim yokluğunu. Yokluğunu anladığımda varlığını öğrendim.
Gidiyorum ben. Neden mi geldim buraya? Sen de bana ait olanı almaya geldim. O şekilde tamamlayabilirim beklediğim sonumu. Üzgünüm seni almaya gelmedim. Umarım beklemedin beni. Üzgünüm yıllarca bu yükle sürüklendin buralarda. Yükünü alacağım. Sana ne mi olacak? Bilmiyorum. Benimle gelmek ister misin? Aa anlıyorum artık bir bilince sahip olmuşsun. Ne kadar üzücü. Çok üzgünüm bilincin katlanılmaz hastalığı içinde gitgide büyüyecek. Biliyorum bunu sana yapan benim. Bu kaderi omzuna yükleyen. Özür dilerim Gölgem artık bendensin ama ben değilsin. Yükü taşımaya sen devam edeceksin. İstediğim sonu biliyorsun. Beni yemelisin. Tüm ruhumu, ışığımı, bilincimi, anılarımı, bedenimi böylece tekrar ben olabilirsin. Farklı bir ben. Yansımaların yansıyışlarının sonsuz döngüsünde sen de bu ayini devam ettirmelisin. Yek olmak …
A aa aaa ses bu demek ki diye düşündü. Konuşabilmek böyle bir şey. Seni yemek tekrar sen olabilmek beni ne denli mutlu etti bilemezsin. Aslında bilmelisin. Artık senden değil sen oldum. Parçan değil bütünün oldum. Ama bu sızının nedeni ne? Neden karşılık vermiyorsun bana? Sen olmanın karşılığın senden olmak mıydı? Mutluluk nasıl bu kadar acı verebilir ki? Bana yüklediğin ruhunun parçasından daha da ağır bıraktığın bu duygular.
Gölge, süzülen bir karanlık olarak terk edildi önce ardından terk eden, karanlığına dokunup onu ışığa sürükledi. O zaman anladı sözlerin anlamını o zaman yükü ağırlaştı. Yek olmak yok olmaktı.