Ölümün Tekerrürü

Emine Ecran Şenel

*ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.

Zeynep, bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçince Havva Teyze’yle başbaşa kaldık. Geldiğimden beri kucağındaki oyuncak bebekle ilgileniyordu. Kâh pışpışlıyor, kâh emziriyor, kâh ayağında sallıyordu. Onun bu hâli beni düşündürdü. Her geçen gün büyüdüğümüzü, olgunlaştığımızı, bilgeleştiğimizi sanırken aslında küçülüyor muyuz? Ya da hep küçüğüz de kendimizi büyük mü sanıyoruz? Tıpkı çocukken oynadığımız oyunlardaki gibi. Oynadığımız oyuna kapılıp içine girdiğimiz karakter olduğumuzu sanırken aslında oyun oynayan küçük bir çocuktan başka bir şey değil miyiz?

Zeynep elinde tabaklarla girince düşüncelerimden sıyrılıp yardım etmek için yerimden kalktım. Birlikte masayı kurduk. Çaylarımızı içerken her zamanki gibi karışık, saçma, derin muhabbetimize daldık. Güldük, eğlendik, duygulandık… Muhabbetin ortasında sık sık Havva Teyzeyi inceleyen bakışlarımı fark eden Zeynep anlatmaya başladı.

“Anneannem, zamanında çok çile çekmiş. Yokluk görmüş. Eşini genç yaşta kaybedince üç çocuğuyla yapayalnız kalmış. Dayım, annem bir de üç yaşında bir kardeşleri varmış. Çocuklarına bakabilmek için evlere temizliğe gitmeye başlamış. O, işe gidince üç yaşındaki teyzeme annemle dayım bakarmış. O sene dayım liseyi bitirmiş. Hemen işe girmiş. İşe girince annesinin çalışmasını istememiş. Ben bakarım size demiş. O günden sonra biraz rahata ermişler. Her şey yolunda gidiyormuş.

Güzel bir yaz günü annemle anneannem komşuları eve davet etmişler. Pastalar, börekler, salatalar hazırlamışlar. Çocuğu uyutup salondaki koltuğa yatırmışlar. Çocuk öyle sesten filan etkilenmezmiş. Her yerde uyurmuş. Uslu da bir çocukmuş. Komşular gelmiş. Yenilmiş, içilmiş. Muhabbet de koyuymuş tabii. Derken aniden bir yağmur bastırmış. Anneannem eve yağmur girmesin diye açık pencereyi kapatmak için koşmuş. Tam pencerenin yanına gelince çocuğun pencereden düştüğünü görmüş. Meğer onlar muhabbet ederken çocuk uyanmış, pencereye gitmiş. Sonra da nasıl olduysa anneannemin gözlerinin önünde aşağı düşüvermiş. Anneannem çığlık çığlığa bağırmış. Komşularla hemen aşağı inmişler. Ama her şey için çok geçmiş. Çocuğun kalbi durmuş. Dişinin birisi kırılmış ve kafasının yanında duruyormuş. Anneannem o dişi yıllarca sakladı. Hâlâ da cebinde taşır. Her yağmur yağdığında bağıra bağıra pencereye koşar, o dişi çıkarıp ağlar.

Aslında durumu bu kadar kötü değildi. Yağmurlu günlerin dışında normal hayatına devam edilebiliyordu. Fakat geçen yıl annem de vefat edince anneannem kendini tamamen kaybetti. Annemin cenazesinden dönerken bir seyyar satıcının önünde durup ağlayarak zorla şu elinde tuttuğu bebeği aldırdı. O günden sonra da onunla oynamaya başladı. Galiba onu ölen çocuğu sanıyor.”

Zeynep sözünü bitirmişti ki yağmur yağmaya başladı. Havva Teyze bağırarak cama koştu. Zeynep de onu sakinleştirmek için yanına gitti. Ama sakinleştirmek imkânsız görünüyordu. Kucağındaki oyuncak bebeğe sarılıyor, cebindeki dişi çıkarıp öpüyor, bağıra bağıra ağlıyordu. Yağmur dinene kadar böyle sürdü. Yağmur bitince Havva Teyze sessizce kanepeye uzandı, bebeğine sarılıp uyudu. Biz de kaldığımız yerden sohbete devam ediyorduk. Aniden bir gürültü geldi. Bağıran insan sesleri geldi. Koşup camdan baktığımızda Havva Teyzeyi gördük. Yerde yatıyordu. Gördüğümüzün yanlış olduğunu düşünmek için kanepeye baktık. Yoktu. Aşağı indik. Her şey için çok geçti. Havva Teyze, oyuncak bebeğiyle öylece yatıyordu yerde. Kafasının yanında iki diş vardı. Birisi bebek dişi diğeri kendi dişi.

Emine Ecran Çeliksu