Görev: Bu haftaki öykünüzün ilk cümlesi şunlardan birisi olsun:
- Köydekiler gördüler ki, göğün en tepesinden bir adam, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu.
Sadece Bir Deneme İnişi
Biz yani köydekiler gördük ki göğün en tepesinden bir adam, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu. Büyükler, kıyamet alameti diyorlardı. Adamın gökten düşmesini kabul edebilirdik ama bu yavaşlıkta olması insanı korkutuyordu.
Öğle saatlerinde korkunç bir uğultu duyuldu. Rüzgâr sesi gibiydi ama yaprak kıpırdamıyordu. Hepimiz adamın yere düşmesini beklemekten vazgeçip evlerimize dağıldık. Herkesin dilinde aynı soru vardı, “Yoksa bu akşam kıyamet mi kopacak?” Öyle büyütmüşlerdi bizi, kıyametin bir Cuma akşamı, ezan vakti kopacağını söyledikten sonra eklemişlerdi: “Dışarıdan öyle sesler gelecek ki merak edip camdan bakan elektrikli süpürgeyle çekilirmişçesine camdan alınıp götürülecek.” Hepimiz inanmış olmalıyız. Dışarıda fırtına çığlık atıyordu, çatılar uçuyor, bir şeyler yere düşüp yankılanıyordu, uzaklardan davul ve zil sesleri geliyordu ama kimsenin dışarıda olmadığına emindik. Biri hariç. Halil. Bizim kasabın çırağı. Bağırıyordu: “O iniyor, o sonunda iniyor!”
Anneannem elinde tespihle sağa sola sallanırken “Bunun içine şeytan kaçmış, biz dışarı bakalım diye bize oyun ediyor.” demişti.
Hiçbir tahminimiz tutmadı. Sabaha karşı dışarıdaki ses kesilince pencerelere çıktık. Kıyamet kopmuyordu. Halil de haklıydı, o iniyordu. Bizim aylarca bakıp bakıp ne olduğunu tahmin etmeye çalıştığımız o şey bir insandı ve iyice yaklaşmıştı.
Bizimkilerin kızmasına aldırmadan dışarı çıktım. Yerlerde eşya parçaları vardı. Özenle süslenen bahçeler dağılmış, ağaçlar kökünden oynamıştı. Balkonlardaki saksılar, rüzgâr gülleri/çanları, duvar süsleri artık yoktu. Kimi çatıya çıkmış onarmaya çalışıyor kimi de usta çağırmaktan bahsediyordu. Belediye görevlileri sanki kendi evleri fırtınaya yakalanmamış gibi telaşla ortalığı toparlamaya çalışıyordu. Elektrik direklerindeki adamlar birbirlerine seslenip duruyorlardı.
Halil'in kulaklarımızı yırtan sesi duyuldu: “Meydana inecek!”
Hepimiz anlaşmış gibi köyün meydanına yürümeye başladık. Oysa adamın tam olarak nereye iniş yapacağını bilmiyorduk. Her an biraz daha yaklaşıyor, yaklaştıkça sola kayıyordu.
Köy meydanındaki saatler süren bekleyişin ardından adam aşağı indi, tam ortaya. Sağ elinin baş ve orta parmağıyla ölçü verdikten sonra baş parmağını ağzına doğru götürdü.
Hepimiz suyu kimin getireceğine bakıyorduk. Bir çocuk fırladı, karşıdaki büfeden su getirdi. Adam suyu üç kerede, dinlene dinlene içti.
“Sorun.” dedi.
Kimse bir şey soramıyordu.
Ben adamın uzun kirpiklerine ve kır saçlarına bakmakla meşguldüm. Ama aklımdan geçen, nereden geliyorsun, sorusuydu.
“Kimsin?” dedi biri.
“Adım Recep. Babam buralıymış. Ben buraya hayatımda ilk kez geliyorum.”
“Baban kimdi?”
“Yavuz. Kır kafalı Yavuz.”
Adamın cevabıyla ahali karıştı. Adam yokmuş gibi konuşmaya başladılar.
“Ooo bizim Yavuz he.”
“Erken yaşta ağardıydı saçları hani.”
“Hani Hayriyelerin evini iki kez su bastıydı da o hallettiydi.”
“Yaa babası Halillerin ev sahibiydi işte.”
“Bizim iki ev ötedeydi evleri ya.”
Dakikalar süren uğultuyu bir soru kesti.
“Hele neden yukarılardan geldiğini anlat önce, babanı sonra anlatırsın.”
Adam babasını anlatmıyordu ki. Bunlar böyleydi işte. Dinlerken bile istedikleri söylensin istiyorlardı.
“Ben buraya gelmeyi çok istedim. Babamı da getirecektim. Ama olmadı, memleketine hasret gitti rahmetli. Bir oğlum oldu, adını Yavuz koydum. Yavuz babam gibi konuşmaya başladı. Beş yaşındaydı ve büyük insan gibi konuşuyordu. Hocalara götürdüm, hacılara okuttum. Bunun içine baban kaçmış diyen oldu, reenkarnasyon filan diyen oldu.”
“Ney, ney?”
“Reenkarnasyon. Ruh göçü. Babamın ruhu oğluma emanet edilmiş gibi yani.”
“Ee sonra?”
“Ben bu inanışları araştırdım, kitaplar okudum. Olabilir mi böyle şey diye baktım. Kendimi öyle kaptırdım ki... Neyse oralara girmeyeyim. Sonuç olarak insan yaratıcının gücüne inanıp kendini ona emanet ederse her şeyi yapabilir. Şu gölün üzerinde yürüyen saf adamın hikâyesini bilirsiniz. Benimki de o hesap. İnanarak istedim ve oldu.”
Çoğunluk adama inanmadı. Homurdandılar. İtiraz ettiler. Yok, olur mu canım öyle şey, dediler. Kim bilir neci, neyin peşinde, dediler.
“Ya o fırtına, davul, zurna, zil sesleri?”
“Ben sesleri duymadım ama rüzgârı hissettim. Benim anlatacaklarım bu kadar.” Ceplerini yokladı. “Cüzdansız geldim. Nerede kalırım bilmiyorum. Bugünlük beni misafir edebilecek biri var mı?”
Kimse adama cevap vermedi.
Halil, babasına “Bizde kalsın baba.” dedi. Babası başını salladı, kaşlarını çatarak adama döndü:
“Sen şimdi buraya gelmeyi mi istedin o kadar yapılacak şey varken?”
“İşe girmişim, evlenmişim. Çocuğum da oldu Allah’a şükür. Buraya gelmekten başka amacım yoktu. Atlar bir otobüse gelirdim ama ilim öğrenmişim, eğitimler almışım, sabahlara kadar uykusuz kalmışım. Neden böyle bir şey için denemeyeyim dedim.”
Adamın gözleri birden kocaman oldu. Kalabalığın ardına doğru bakıyordu. Arkamıza döndüğümüzde gazetecileri gördük. Saniyeler içinde adamın etrafını sarıp türlü sorular sordular.
Adam kımıldamadan duruyordu, gözlerini yere dikmişti. Bir süre öyle durduktan sonra işaret parmağını yukarı kaldırdı. “Ondan düştüm.” dedi.
Hepimiz yukarı baktık. Rengârenk bir balon gökyüzünde süzülüyordu.