Mahallede ‘Atanamamışlar Kadrosu’nun başını çekiyordu Nâzım. Uzatmalı a ile. Adının ilk hecesini uzatmayanlara karşı nihayetsiz bir sabır içerisinde, “Nazım değil, Nâzım,” diyordu. Onu bu hâliyle tanıyanlar Nâzım’ın hareketlerine tebessüm edip geçerken, mahalleye henüz taşınmış olan Rıfkı Bey, yüzünü ekşitiyor, ona burun kıvırıyordu. “Bize ne kardeşim sizin adınızdan!” diyerek yoluna devam ediyordu.
Hikâyemizde Rıfkı Bey’in yerini ayrı olarak belirtmemizin elbet makul bir sebebi var. Şöyle ki; Nâzım’ın mezun oluşu üzerinden üç yıl geçti. Geçti geçmesine ama gelin görün ki kendisi boş beleş gezmekte. Böyle boş beleş gezdiği günlerden bir gün, Rıfkı Bey’in eşi ile Karanfil Sokak’ta karşılaştılar. Hanımefendinin elindeki pazar filelerini görünce vicdanının sesini işiten Nâzım, hanımefendiye, fileleri taşımasında yardım edebileceğini söyledi. Şükranlarla filelerin bir kısmını uzatırken yol boyu lafladılar. Koyu bir muhabbete dönen laflama, hanımefendinin, eşi Rıfkı Bey’den yakınmalarına değin geldi.
Annesinin teyzeleriyle gıybet muhabbetlerine alışkın olan Nâzım, anlatılanları öylesine dikkatli dinliyordu ki, aradan uzun bir zaman geçse bile meselenin tüm detaylarına vâkıf bir şekilde, olan biteni size anlatabilirdi.
Yol tükendiğinde, eve vardıklarında muhabbet de bitmişti. Nâzım, bulunduğu dakikalar itibarıyla ‘Dedektif Nâzım’ olmuştu.
Rıfkı Bey’in bazı hareketlerinden bîzâr olan eşi, endişelerini dile getirmiş, Nâzım’dan Rıfkı Bey’i takip etmesini istemişti. Nâzım, hanımefendinin gözünde mertebe yükseltmek için ‘Fakat bu ahlak kurallarına aykırı bir durum…’ gibi birkaç cümle sarf etti. Pek de işe yaradı.
Böylesine alelade bir konuşma gibi görünen muhabbetin nasıl bu noktaya geldiği hepinizce merak ediliyordur. Hanımefendi mahalleye yeni taşındıklarını, pek kimse tanımadığından yakındı. Nâzım da ‘Aman hanımefendiciğim, bu mahalle bizden sorulur, ne zaman isterseniz yardımınıza koşarız.’ cümleleriyle hanımefendinin gönlünü etti. Okuyor musun, kaç yaşındasın, benim de senin yaşlarında iki çocuğum var’lardan devamla, mesele, Rıfkı Bey’in olası bir kumar hikâyesine geldi. Hele bir de şu zımbırtıyı içiyorsa, ne yaparım, nidalarıyla yolu tükettiler.
Nâzım, üstlendiği bu ulvi görevi bir dedektif edasıyla birkaç gün sürdürdü. Özellikle yatsı vakti, namaza gidiyorum, diye evden çıkışlarının dönüşü gece yarısını hayli geçiyordu. Annesi ve babası bu duruma ifrit olsa da, işin içine namaz girdiği için, ses etmiyorlardı.
Aynı zamanda Rıfkı Bey’in eşiyle görüşmeleri de devam ediyordu. Bu görüşmeler esnasında, hanımefendinin çocuklarıyla tanışma fırsatını yakaladı. Bu tanışma, işini sekteye uğratan düşüncelere peyda oldu. Gönlüne maviden bir ateş düştü. Tıpkı gözleri gibi, yangın mavisinden bir mavi.
Her gece yatsıya diye çıktığı görevini devam ettirdi. Mahallede turluyor, Rıfkı Bey’i gördüğü an peşine takılıyordu. Zaman zaman tesadüfi bir biçimde karşısına çıkmış gibi yapıyor, bir iki muhabbet ediyorlardı. Muhabbetlerinin tek değişmez parçası, “Nazım değil, Nâzım,” oluyordu.
Gelin görün ki ne bir kıraathaneye girişini yakalıyor ne de bir köprü altına gidişini. Vakit gece yarısını geçti mi mahalleden ayrılıyor, genişçe bir araziye geliyordu. Arazinin etrafı, boyluca saclarla sarılıydı. Saatlerce orada kaldıktan sonra çıkıp evine gidiyordu. Bu vaziyetlerden kuşku duyulacak bir şey çıkarmalı mıydı Nâzım, bilmiyordu. Aklı gönlüne kulak verdiğinden, işine odaklanamıyordu.
Eşinin söylediklerine karşı, onu takibi esnasında ondan zımbırtı kokusu da almamıştı hiç. Fakat o geniş arazide ne dümenler çevriliyordu, bunu bilmiyordu. Bilmeden de hanımefendiye bir şey söylemek, mavi gözlerin sahibini olası bir üzüntüye sevk etmek istemiyordu.
Ertesi gün, hem vaziyeti bildirmek hem de işinin karşılığını almak için hanımefendinin yanına gittiğinde, hanımefendi, Nâzım’ı eve davet etti. İçinden şükranlarının ardı gelmiyordu ki, bir çift maviye takıldı gözleri. Sonrası halı deseni.
Yarım saatin ardından evden ayrılan Dedektif Nâzım, yanına o bir çift gözü ve üç yapraklı yoncayı aldı; altın, boyna bir anlam kazandıran kolyeyi.
Gel zaman git zaman, devran her zamanki hâliyle dönerken, Nâzım’ın devranının normal dönmediğini, bitki örtüsünün ise ne olduğunu tahmin ediyorsunuzdur.
Gecelerden bir gece, vakit gece yarısını geçerken, Rıfkı Bey, her zamanki yolunu tutmuş gidiyordu. Bizim Dedektif Nâzım, düşüncelerinin ağırlığından kalkamıyordu oturduğu yerden. Ne olursa olsundu, asıl ben ne yapacaktım, diye söyleniyordu içinden. Tüm bu olanların neticesinde vardığı sonuca göre, sevdalanmıştı. Öylece düşündü, eve gitti, düşünmeye evde devam etti.
Sonraki gün, başıboş vaziyette dolanırken, Rıfkı Bey’in gece yarısından sonra gittiği araziye doğru ilerledi. Hem belki arazide gündüz gözüyle bir şeyler görürdü.
Saclarla sarılı alanı rahatlıkla görüyordu; saclar sökülmüştü. Ortaya çıkan tek katlı yapılara doğru yaklaştı, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Daha da yaklaşınca, gözüne kestirdiği bir adama ‘Hayırdır, ne oluyor burada?’ diye sordu merakla. Adam, yardımsever insanların yoksullar için yaptıkları bu yerin tamamlandığını, ihtiyaç sahiplerinin buraya taşındıklarını söyledi. Nâzım hayret etti. Duydukları karşısında Rıfkı Bey’e karşı sonsuz bir merhamet yeşerdi içinde.
Oradan ayrılırken, hanımefendiye bu söyledikleri karşısında onun nasıl sevineceğini düşündü. Keşke kızı da babasına dair birkaç kuşku duysaydı da, vereceği haber karşısında o da sevinseydi, sevinişine şahit olsaydı Nâzım. Neyse, en azından hanımefendinin Nâzım’a karşı minnetine tanık olur, belki yüreğinde ona karşı bir sevgi duyardı.
Yol boyu asfalttan topladığı düşünceleri ceplerine koyup, hanımefendinin kapısını çaldı. Hoşbeşler sonrası hemen mevzuya giren Nâzım, heyecanını gizlemeye çalışsa da beceremiyor, acaba onun gözünden nasıl görünüyorum, düşüncesiyle halının desenlerini seyre dalıyordu.
Hanımefendi duydukları karşısında gözyaşlarını tutamadı. Düşünceleri karşısında, ama daha çok, bu şüphenin ardına düşüp bir dedektif gibi Nâzım’ı tutması, eşini takip ettirmesi ona hayli sıkıntı vermişti. Çok mahcup hissetmişti.
Zaman eski akışına koyulduğunda mahalle de devranın dönüşüne ayak uyduruyordu. Yalnız Nâzım aynı değildi. Düşüncelerinin öznesine dair üç yapraklı yonca ve bir çift göz onu daimî meşgul ediyordu. Üç yapraklı yoncaya dair birkaç araştırması sonrasında, dört yapraklı yoncanın da olduğunu öğrendi. Çeşitli hurafeleri kendine sebep bilerek, dört yapraklı bir yonca aldı. Yaprakların her birine dair verilen sıfatlara yakıştırıyordu onu. Boynundaki üç yapraklıda eksik olanın, onu tanımasıyla tamamlandığını söyleyecekti Nâzım. Sonrasında dört yapraklı yoncayı hediye edecekti. Aklın sınırı yok ki, hayal et de dur. Nâzım’a dur diyen mi var?
Yolu tuttuğu gibi kızın kapısına yakın bir yerde durdu. Kızın çıkmasını bekledi. İşte, çıkıyordu. Karşısında buldu kendini. Hebele hübele. Aklındakilerin hiçbirini söylemedi. Kutuyu uzattı, kız aldı. Ne bu, diye sordu. Nâzım o an yere döşenmiş kilit taşlarını incelemekle meşguldü. Kızı duymadı. Rıfkı Bey’in sesi duyuldu. “Nazım, hayırdır?” Nâzım ardına baktı, göze göz. “Nasılsınız Rıfkı Bey?” Hebele hübele tadında bir cümle. “Hani ‘Nazım değil, Nâzım’ demek yok mu?” Güldü Rıfkı Bey, Nâzım kızardı bozardı. Kızına döndü bakışları. Mahcubiyet.
“Siz Nazım deseniz de olur.”
Hacer Noğman
Üç kelime ile öykü yazma:Dedektif, Yoksul, Yonca
Ekstra zorluk: Metninizdeki her cümle tam altı kelime olsun.
(Ek zorluk kullanmadım.)