Başına doladığı mavi çiçekli kırmızı tülbenti bir kez daha sıktı. Gözleri kan çanağına dönmüş, biri iyice küçülmüştü. Bu baş ağrılarından kurtulmak için denemedik ilaç, gitmedik doktor, tavsiye almadık koca karı kalmamıştı. En son tanımadığı bir mecliste, “Zihninden kurtulmalısın.” demişti biri. Bunu da denerim diye düşündü.
Bir haftadır araştırıyordu ne yapabilirim diye. Hani başını kes at deseler olmaz demeyecekti. Merdiven altı bir klinik bulmuştu, herkes çok memnundu, yasal olarak yaptıkları işin bir dayanağı yoktu. Yakalansalar çok büyük cezalar da alabilirlerdi ama yaptıkları işte doktorlardan daha mahirdiler. Onlara ödül vermeleri gerekirken nasıl oluyordu da sürekli ceza ile tehdit ediliyor ve “Zihin Aktarma Kliniği” güzellik merkezi adı altında çalışmak zorunda bırakılıyordu. Neyse ne, onu ilgilendiren kısmı, sonrasında hayatında olacak değişikliklerdi.
Hızlıca, düşünmeden çevirdi numarayı. Randevu almak istediğini söyledi. Yapılacak işlem ne diye sorduklarında ayaklarında derman kalmadığını hissetti, uzatmayın diye bağırmak istiyordu ama nezaketini koruyarak “Kaş bıyık işte.” deyiverdi. Ön görüşme için gün almayı başardı.
Randevu günü geldiğinde hazırlanmış, saatin daha hızlı ilerlemesi için ayaklarını sallaya sallaya beklemeye koyulmuştu. Randevusuna 2 saat kala başındaki tülbenti ve tülbentin altındaki patates yuvarlaklarını çıkarıp, merdivenleri hızlıca indi, arabasını çalıştırdı. Kırmızı ışıklar onu o kadar yormuştu ki, adres kağıdında yazılı binaya gittiğinde kapı numaralarını okumak için başını kaldıramıyordu. Güneşle kan davalı düşman olmuşlardı. İçeride kendisini çok şık, çok güzel iki hanım karşıladı. Merdivenlerden çıkarken ona eşlik ettiler. Kendisini küçük bir odaya alıp beklemesini istediler. Burası tıpkı gerçek güzellik merkezlerinde olduğu gibi döşenmişti. Tepede yanan parlak ışıkları söndürmek istedi ama bastığı düğmelerin lambalara ait olmadığı fark etti. Henüz yerine dönmemişti ki içeriye siyah çerçeveli gözlükleri olan, beyaz önlüklü yaşlı bir erkek girdi. Hatice Hanımın eli ayağı buz gibi oldu.
Yaşlı adam, elini dizlerine koyup gülümseyen gözlerle bakmaya başladı. Hatice Hanım ne yapacağını bilemiyordu, sanırım anlatmalıyım diye düşündü ve düşündüğü şeyin doğru bir karar olup olmadığını yargılamadan konuşmaya başladı. Baş ağrıları ne zaman başladı, ne zamandır devam ediyor, neden hiç kesilmiyor hepsini anlattı, başına taktığı tülbentlerin renginden bile bahsetti. Aralıksız 10 dakika konuştuktan sonra sustu ve etrafı dinledi kısa bir süre. Başının ağrısının azaldığını fark etmiş ama bunun psikolojik olduğunu düşünerek üzerinde durmadı.
Yaşlı adam, istediği şeyin mümkün olduğunu, gerekli şartları taşıdığını, hatta kendisini acil hasta kaydına alıp, isterse hemen bugün zihin naklini yapabileceğini söyledi. Düşünmek istiyorsa erteleyebileceğini de ekledi. Ama Hatice Hanımın sabrı yoktu, hemen şimdi istiyordu uygulamayı. Doldurması için getirilen formu üstünkörü okuyup imzaladı. Ödemesi gereken tutarı ödedi. Başının etrafına teller bağlanmış, uyuması için kendisini bir ilaç verilmişti. Etraf önce kızıl bir örtüyle kaplanmış gibi oldu sonra karardı…
Hatice Hanım kendine geldiğinde baş ağrıları da gitmişti. Başını yokladı, tülbent yoktu, ağrı yoktu, gözlerinin üzerinde birer dev oturmuyordu. Etrafındaki karanlık halka gittikçe açılıyor, açıldıkça içindeki sevinci, çığlıklar atarak göstermek istiyordu... Ortalık aydınlandığında bir şey oldu…
Burası gittiği klinik değildi. Ellerine baktı, kendi elleri değillerdi. Bir ayna var mı diye etrafa baktı ama bulamadı. Kerpiç bir evin içinde olduğunu anlamıştı ama burası neresi bilemiyordu. Kalkıp içeride biraz dolaştı, dokunduğu her şeyden toz kalkıyordu. Kalbi çıkacak gibi atıyordu. Derinlerde bir yerlerde bir ses burada olmaması gerektiğini, bu ellerin kendi elleri olmadığını fısıldıyordu ama bu ses o kadar kısıktı ki kimse, kendisi bile duyamıyordu. Başına ne getirdiğini biliyor ama yine de başına gelen şeyin ne olduğunu bilemiyordu. Bulunduğu odanın içinde bir kere daha dolaştı, etrafı kolaçan etti, derme çatma bir rafta kavanozlar, otlar, rengini, kokusunu tadını tanımadığı sıvılar vardı… “Kimim ben?” diye sordu. Sorusuna kendisinin vereceği bir cevap yoktu. Oturup dinlenecek bir yer bakarken kapı çaldı. Ne yapacağını bilemez halde eli ayağına dolaşacak diye beklerken, kendinden emin bir şekilde hiç tanımadığı kapıya sanki kırk yıllık eviymiş gibi yöneldi. İçeri 100 yıl öncesinin kadınlarından biri girdi. “Hacce Ana, bizim tılsım hazır mı?” diye sordu kadın, arkasını kollayarak.
Hatice Hanım sanki sırtını sağlam bir duvara yaslamış gibi içinden kopan mutlu bir çığlıkla “Hazır ya, hazır olmaz mı hiç Elvan kız.” dedi. Hatice Hanım 1900 yılında, yaşlı büyücü “Kara Hacce” olarak dünyaya gelmişti. Kimse onun bu durumdan mutsuz olduğunu söyleyemezdi.