Bir Tuhaf İş Görüşmesi

Hacer Uyğur

https://docs.google.com/document/d/1v4je52HkcZnIvgo1B8Q9fWMaJyhfVXwju3Xeorhpkqs/edit

1961-1470

Bir Tuhaf İş Görüşmesi

Bugün çok garip bir olay yaşadım. Uzun zamandır kendi bölümümle alakalı bir iş bulamadığımdan, karşıma çıkan farklı farklı işlere başvuruyordum. İki gün önce de bir otelin temizlikçi ilanını gördüm. Maaşı iyiydi. Ben de başvurumu yaptım. Birkaç saat sonra telefonum çaldı. Bu kadar çabuk aranmayı beklemiyordum. Telefondaki kadının sorduğu sorular oldukça garipti. “Sosyal medya kullanıyor musunuz? Emine tek isminiz mi yoksa ikinci adınız var mı?” Temizlik işi için neden bu soruları sorduğunu anlamlandıramadım ama çok da üzerinde durmadım.

Hemen sonraki gün için mülakat tarihi verdiler. Yani bugün. Annem henüz uyanmamıştı. Babam da iş için çoktan çıkmıştı zaten. Masadan bir elma alıp ısıra ısıra evden çıktım. Saat daha erkendi, tramvay iyice dolmadan binebilecektim. Bu düşünce günümü güzelleştirmeye yetmişti.

Otel binası tramvay yoluna oldukça yakındı. Ancak daha görüşmeye birkaç saat olduğu için içeriye girmedim. Yakındaki bir kafeye oturup kendime kahveyle kurabiye ısmarladım. Ne de olsa artık bir işe girecektim. Kendimi böyle şımartabilirdim. Hemen aramaları bende “Alındınız,” denilmiş gibi bir his uyandırmıştı.

Mülakatıma on beş dakika kaldığında otele girdim. Resepsiyondaki görevli, asansörle en üst kata çıkmamı söyledi. Asansörden indiğimde geniş bir girişle karşılaştım. Girişin sonunda tek bir kapı vardı. Kapının önünde asistanın masası duruyordu. Asansörden indiğimde asistan bana ufak bir bakış atıp işine döndü. Bu ilgisizlik işime gelirdi, masaya kadar giden yolda izleniyor olacağım hissinin gerginliğinden kurtulmuş oldum.

Yüzündeki kırışıklıkları bolca makyajla kapatmaya çalışmış orta yaşlı bir kadındı. Masanın önünde durduğumda yüzüme bakmaya bile tenezzül etmeden eliyle kapıyı göstererek “İhsan Bey henüz gelmedi. Sizi şöyle alalım,” dedi. Yerinden kalkmayacağını anlayabiliyordum. Bu yüzden beklemeden içeriye girdim.

Odanın ışıkları kapalıydı, pencereleri de yoktu. El yordamıyla ışıkları açtım. Klasik bir bekleme odasıydı. Kahverengi deri koltukları ve otelin reklamlarıyla dolu duvarları vardı. Tekli koltuğa oturup duvarı incelemeye başladım. Bir süre sonra içeriye benim yaşlarımda görünen bir kadın girdi. Çekingen bir edası vardı. “Merhaba” dediğimde cevap olarak hafifçe gülümsedi. Benim için yeterliydi. Duvardakileri incelemeye döndüm.

Birkaç dakika sonra içeriye yine benim yaşlarımda, hafiften kilolu bir kadın daha girdi. İçeriye girerkenki yüz ifadesinden asistana sinir olduğu izlenimine kapıldım. Kendi hislerimi ona yansıtmış da olabilirim. Kapıyı kapatır kapatmaz bize dönüp hızlıca konuşmaya başladı: “Aaa ne kadar iç karartıcı bir yer burası. İnsanın gerisin geri gidesi geliyor neredeyse. Merhaba bu arada” Çekingen hanım neredeyse kendi içine büzülerek yeni gelen konuşkan hanımı görmezden gelirken ben sadece hızlı bir “Merhaba” deyip dünyanın en ilginç tablosunu inceler gibi tekrardan duvara döndüm. Sabahtan beri yerinde olan moralim odaya birileri girdikçe daha da bozuluyordu.

Konuşkan hanımın yerine oturmasıyla kapı tekrar açıldı. Bu sefer gelen sarışın, minyon tipli bir kadındı. Sarı saçlıları gördüğümde hemen yaptığım gibi kirpiklerini ve kaşlarını inceledim. Gerçekten de sarışındı. Ona “Çakma Sarışın” lakabı koymamdan son anda kurtulmuştu. Kendi esprime gülümserken göz göze geldik. Anında yüzü ışıldadı. “Merhaba, siz de temizlik ilanı için mi geldiniz?” dedi bana doğru bakarak. Tam cevap verecektim ki konuşkan hanım benden önce davranıp: “Evet evet. Gel otur.” diyerek koltuğunda yana kaydı. Artık utangaç hanım, konuşkan hanım ve sarışın hanım aynı koltukta oturuyordu. Bana göre hava hoştu. Bakışlarımı… Artık nereye doğru kaldırdığımı biliyorsunuz.

Birkaç dakika boyunca kimse içeriye girmedi. “Demek ki bu kadar kişi olacak mülakatta, bu iyi.” diye düşünürken içeriye bir kişi daha girdi. “Hay zihnimin dilini eşek arısı soksun.” diye mırıldandım kendi kendime. Moralim iyice bozulmuştu. Bu gelen uzun boylu, koyu yeşil şallı, kumral tenli bir kadındı. Bazı insanlara bakar ve “Bu kişi ne yaşamış böyle? Yüzünde neden bu kadar hüzünlü bir ifade var?” diye merak edersiniz ya, işte tam olarak o ifade vardı yüzünde. Çekingen birisine benzemiyordu ancak selam bile vermeden diğer tekli koltuğa oturmuş, çok ilginç bir şey varmış gibi tırnaklarına bakmaya başlamıştı.

Pencereleri bile olmayan, iç bunaltıcı bir ortamda beş kişiyle beraber kalmak duvarlar üstüme geliyormuş gibi hissettirmeye başlamıştı. Yerimden kalkıp odada ufak turlar atmaya başladım. Konuşkan hanım da sıkılmış gibi görünüyordu. Bir süre odadaki herkesi gözden geçirip kendisiyle iletişim kurmaya istekli birini aradı. Sonra çantasından bir kutu çıkartıp özenle açtı ve yanındaki utangaç hanıma uzattı.

“Portakal?”

“E-efendim?”

“Portakal ister misiniz? Evden getirdim. Diyetteyim de, tansiyonum düşüyor arada. Ben de yanımda meyve taşıyorum.”

“B-ben almayayım, teşekkür ederim,” dedi utangaç hanım zor duyulur bir sesle.

Konuşkan hanım “sen bilirsin” dercesine omzunu silkti. Ama belli ki bu işin peşini bırakmaya niyeti yoktu. Ağzına bir dilim portakal atıp:

“Ben Emine bu arada. Sizin isminiz nedir?” diye sordu. İsmimi onun ağzından duymak beni şaşırtmıştı. Bir anda dikkatim o tarafa yöneldi. Utangaç hanım da bu durumla benim kadar ilgilenmiş görünüyordu.

“Benim ismim de Emine,” diye cevap verdi. “Ne tesadüf.”

Konuşkan hanım konuşmaya başlamadan kumral hanımın sesi duyuldu:

“Affedersiniz, ikinizin ismi de Emine sanırım, yanlış duymadım?” Onaylayan bakışlarla karşılaşınca devam etti: “Benim ismim de Emine.

Tam söze girecektim ki bu sefer de sarışın hanım hayret dolu bir sesle “Benimki de,” diye ekledi. Gözler anında bana çevrilmişti. Normalde konuşmakta zorluk çeken birisi değilim ancak durumun tuhaflığı karşısında nutkum tutulmuştu. Önce sadece onaylar bir şekilde başımı sallayabildim. Sonunda sesimi bulabildiğimde “B-ben de Emine,” diye ekledim.

Birden derin bir sessizlik oldu. Bu sefer ilk konuşan ben oldum:

“Bu işte bir tuhaflık var. Zaten mülakat için aradıklarında sordukları sorular da hiç mantıklı gelmemişti.”

Konuşkan Emine beni onayladı. “Ben de sosyal medya kullanmamla temizlik yapmam arasında ne gibi bir bağlantı olduğunu anlayamamıştım.”

“Ya da doğma büyüme İstanbullu olmamın.” diye ekledi kumral Emine.

Herkes aynı anda konuşup durumun tuhaflığından bahsetmeye başlamıştı.

“Pekâlâ, öncelikle sakin olalım,” diyerek herkesi susturdum. “Bu şekilde bir yere varamayız. Herkes aramada verdikleri cevapları anlatsın, ismimiz dışındaki ortak özelliklerimizi bulalım. Ardından –gerekirse- çıkar gideriz.

Bunun üzerine herkes sırasıyla otele geliş hikâyesini anlatmaya başladı. Telefon görüşmesinde verdiğimiz cevaplara göre hepimiz doğma büyüme İstanbulluymuşuz, tam 30 yaşındaymışız ve sosyal medya hesabımız yokmuş. Buradan bir şey çıkmayacağını anlayınca yönetici odasını incelemeye karar verdik. Çok meraklanmıştık. Bu nedenle pek uygun bir hareket olmasa da odayı araştırmak iyi bir fikir gibi görünüyordu. Ancak kumral Emine bunu kabul etmedi. En azından bu planın bir parçası olmayacağını söyledi. Hepimiz anlayışla karşılayınca olacakları izlemek için yerine döndü. Biz de plan yapmaya devam ettik.

Sarışın Emine ve ben odaya bakarken asistanın içeriye dalmasını engellemek için konuşkan Emine onu oyalama görevini üstlendi. Utangaç Emine de beklenmedik bir durum olursa bize haber verecekti. Her şey hazırdı. Sarışın Emine ve ben ürkek adımlarla patronun odasına girdik. Dosyalara bakıp adımızın geçtiği bir yerler arıyorduk. Çekmeceleri, dolapları, gizli bölmelerin olup olmadığını arayıp durduk odada.

Tam umudumuzu kesecekken sarışın Emine’nin çığlığıyla yerimden sıçradım. Ben daha “Ne oldu?” demeye kalmadan kumral Emine de telaşla içeriye girmişti. Sarışın Emine “Böceeek böcekkk” diye bağırmaya başladı. “Sussana kızım, duyacaklar,” diye çıkıştığımda ne yaptığını fark edip kendini toparladı. Kumral Emine gülerek “Hay Allah, buna mı çığlık attın? Ben de bir şey oldu sandım,” deyip kapıya yönelmişti ki olduğu yerde çakılı kaldı.

Önden İhsan Bey, arkasından utangaç ve konuşkan Emine içeriye giriyordu. Hepimiz olduğumuz yerde kalmıştık. Birden Kumral Emine koluma sımsıkı tutundu. Kulağıma doğru “Galiba... gizemi çözdüm” diye fısıldadı.

İhsan Bey’in yüzünden öfke okunuyordu. “Siz ne yapt…” Ancak lafını tamamlayamadı. “E-Emine?”

Aslında burası biraz komikti çünkü odada beş tane Emine vardı. Ama odanın garip atmosferinden dolayı kimse gülemedi. Kumral Emine sonunda gücünü bulduğunda kolumu bırakıp yavaş yavaş İhsan Bey’in yanına gitti. Titrek bir sesle “İhsan? Sensin değil mi?” diye sordu. Onun konuşmasıyla beraber İhsan Bey de toparlanıp ona doğru yürüdü. Kendimi romantik bir dramın tam ortasına düşmüş gibi hissetmeye başlamıştım.

“Seni o kadar çok aradım ki…” dedi İhsan Bey. İkisi de oldukları yerde donup kalmışlardı. Ne oturabiliyorlardı ne de doğru düzgün ayakta durabiliyorlardı. Bir süre böylece kaldılar. Sonunda konuşkan Emine araya girdi:

“Biri burada ne olduğunu anlatabilir mi?”

Bu soru üzerine iki âşık bizim de orada olduğumuzun farkına varıp toparlandılar. İhsan Bey hepimizi toplantı masasına yönlendirdi. Bunları yaparken dönüp dönüp kumral Emine’ye bakıyordu. İkisinin de mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Hepimiz masaya oturduğumuzda İhsan Bey hikayeyi anlatmaya başladı. Meğerse kumral Emine ve İhsan Bey çocukluklarını ve ilk gençliklerini aynı mahallede geçirmişler. O dönem birbirlerinin hem en yakın arkadaşı hem de ilk aşkı olmuşlar. Tam liseye başlayacakları vakit İhsan Bey’in babası vefat etmiş. Annesiyle beraber memleketleri Yozgat’a taşınmışlar. Giderken vedalaşmaya bile fırsatları olmamış. Ama birbirlerini hiç unutmamışlar.

İhsan Bey üniversiteyi bitirince tekrar İstanbul’a gelmiş. Bir tanıdığının da aracılığıyla otelde işe girmiş. Birkaç yıla burada müdür olmuş. Bir yandan da sürekli kumral Emine’yi arıyormuş. Defalarca eski mahallelerine gitmiş ama oradaki evlerin çoğu yıkılıp yerine apartmanlar dikildiğinden tanıdık kimseyi bulamamış.

Birkaç ay önce yine gittiğinde eskiden sürekli evinin bahçesinde oyunlar oynadıkları Hacer Hanım’la karşılaşmış. Ona Emine’yi sormuş. Hacer hanım da pek bir şey bilmiyormuş, sadece geçenlerde temizlik işi aradığına dair bir haber almış. Soy ismini de bilmiyormuş. Sonuç olarak İhsan Bey aylardır temizlikçi ilanları veriyor, şartları karşılayan herkesi iş görüşmesine davet ediyormuş. Tabii vicdanı pek rahat değilmiş ama “Savaşta ve aşkta…”

Anlatacakları bittiğinde onları tebrik edip müsaade istedik. Tramvaya kadar hiçbirimiz konuşmadık. Sonra nasıl olduysa utangaç Emine konuştu:

“Allah mesut etsin.”

Hepimiz başımızla onayladık. Ama sonra kendimi tutamadım:

“Yazıklar olsun,” dedim “Millet yıllar sonra hayatının aşkını buluyor biz bir iş bulamıyoruz.