Hengâme

Hacer Noğman

....Armağan kol saatini almanız için belirtilen günde, belirtilen yerde bulunmanız istirham olunur.

İhsan Bey, elinde mavi filesiyle eve vardığında kızı onu karşıladı. Elindekileri kızına verirken kapının eşiğinde duraksadı, kızının ardından ona baktı. Yıllar ne de hızlı geçti; sanki bir yere yetişmeye çalışıyormuş gibi. Hey, yıllar! Böyle hızlı nereye?! Derin bir iç çekişle düşünmeyi sonlandırdı.

Olacakları hissediyormuş gibi davranıyordu fakat herkes bihaberdi bu durumdan; gafletteydi tümü. İhsan Bey de dahil.

Emeklilik talebinin kabul edileceğini tahmin ettiği vakitlerden birinde, geçen salının ikindi vaktinde, işten henüz çıkmışken terminale gidip memlekete bilet almıştı. Biletin üzerindeki tarih yarını gösteriyordu. İhsan Bey valizini hazırlamak için odasına çekildiğinde, kızının biraz sonra odaya girmesiyle bedenini mahcup bir eda bürümüştü. “Babacığım…” İhsan Bey divanın kıyısına eğreti oturdu. Elinde, valize koymak üzere tuttuğu çorapları vardı. “Kızım, ne zamandır memlekete gidemedim, burnumda tütüyor. Sılayırahim niyetiyle…” Kızı ses etmedi, sükûnla yanından ayrıldı.

Terminal. Muavinlerin bağırışları. Annesinin peşinden ağlayan çocuklar, kime ne kitlersem fayda, diye düşünerek ortalarda dolanan seyyar satıcılar, ellerinde bayatlamış unlu mamüller, onların bayat olduğunu kat’i surette anlatamadığınız, ana babasına onları aldırmak için yerlerin tozunu temizleyen çocuklar. Sırtında dürülmüş bir yer yatağıyla esmer tenli bir adam. Bilet kesmekten elleri nasır tutmuş görevli. Cepleri aranırken fıldır fıldır dönen gözleriyle bir delikanlı. Örtüsünü burnuna dek çekmiş bir kadın. Sol göğsünün altında ince sızısıyla İhsan Bey.

Tıngır mıngır ilerleyen otobüs, İhsan Bey’in hemen yanındaki yaşlı beyefendiyi çok kısa zamanda uyuttu. İhsan Bey’in bu kadar erken pes etmeye niyeti yoktu. Henüz bir saat bile gitmemişken arkalardan yoğun bir sigara kokusu geldi. İhsan Bey’in yüzü ekşidi. Çok sürmedi, yüzünü hoş bir ifade aldı. Vesile’yi düşündü. Ona, memlekete gittiğini haber etmemişti. Bozulur muydu? Olsun, çok fazla kalmayacaktı. İnşallah.

Memlekette ne kadar kalacağını düşünmemişti. Döndüğünde armağan saatini alması için hâlen vakti olmalıydı; ona göre ayarlayacaktı kendini. Bu da en fazla iki haftaya tekabül ediyordu.

Tıngır mıngır. Sigara, duman, koku. Ağlayan körpe çocuklar. İstifra sesleri. Nadiren temiz hava. İhtilalin kalıntıları olan mevzuları konuşmalarına meze eden sözüm ona siyasetçiler. Yüz kilometrede bir kimlik kontrolü. Otobüsten eksilen üç kişi; boşalan yerlere çocuklarını oturtan analar. Tıngır mıngır. On yedi saat. Köy.

İhsan Bey baba ocağına vardığında gökyüzündeki kızıllık çekiliyordu. Bir sonraki günün sabahı, erkenden, evden çıktı. Çehreleri hep bir veche dönmüş onca insanın önünden geçip ana babasının kabrinin ayaklığında durdu. Ezbere başladığı yasini şerifi, dua kitabına bakarak devam ettirdi. Tebareke, amme. Üç ihlas, üç felak, üç nas. Rabb’im, kabrimizi cennet bahçesinden bir bahçe eyle, âmin.

Sol göğsünün altındaki sızı ağrılı biçimde vücuduna yayılıyordu. Vesile nasıl acaba, sıkı giyiniyor mudur? Sızı sol parmak uçlarına doğru yol izliyor. Evi aramış mıdır? Buraya geldiğimi öğrenmişse bana kızmış mıdır? Zamanın yaklaştığını hissediyor. Odayı havalandırıyor, kasımpatıları suluyor mudur? Yatsı namazını eda ediyor. Armağan saatimi almaya gidebilecek miyim? Hakiki soru bu değil. Vuslat pek yakın. Sızı son buluyor.

İhsan Bey, bir cuma gecesi, saat gece yarısını geçmişken intikal etti. Komşularca bulunduğunda hareketsiz biçimde, eli yanağında, sağ omzunun üzerine yatıyordu. Kızı ilk otobüsle geldi. Babasını beyaz bir örtüye sarılı buldu. Sabahına sela. Öğlen ezan. Kabristan. İhsan Bey'in yüzü de onlarcası gibi o veche döndü. Boylu boyunca uzandı. Birkaç tahta. Kalabalık. Elinde kasımpatılarla Vesile, kabristanın girişinde.

İhsan Bey armağan saatini almaya gidemedi.

Hacer Noğman

Haftanın görevi➤ İlk yedi sayfası verilen öyküyü devam ettirme. (Mevzubahis metin, Gülderen Bilgili’ye ait ‘Sevgi Hiç Bitmesin’ öyküsü.)