Veryansın

Havva Gök

Profesör her zaman olduğu gibi soluğu Araştırma Merkezi’nde aldı. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir hocasının yardımıyla stajyer olarak burada işe başlamıştı. Şimdi ise stajyer olarak girdiği yerde profesör olarak görev yapıyordu. Hayatının tamamı Araştırma Merkezinden ibaretti. Bu yüzden ailesi hep onlara zaman ayırmadığından dert yanardı. Ailesiyle irtibatını koparmadan önce.

Ceketini askıya asıp beyaz önlüğünü giydi. Mikroskoplara uzaktan baktı ve iç çekti. Aylardır odasının en köşe kısmında bulunan mikroskobu geliştirmek için uğraşıp duruyordu. Ekip arkadaşlarının ya da merkezde bulunan kimsenin mikroskoba yaklaşmasına izin vermedi. Bugün büyük gündü. Eğer bugün de istediği sonuca ulaşmazsa istifa dilekçesini imzalayacaktı. Mikroskoba doğru ilerledi. Gerekli ayarlamaları yaptı. Okülere gözünü yaklaştırıp baktı. Gördükleri karşısında dehşete kapıldı. Kendini nasıl görürdü mikroskopla. Gözlerini ovuşturdu ve tekrar mikroskoba eğildi. Ama değişen bir şey yoktu. Galiba bilim diye diye kafasını sıyırdı. Ekip arkadaşlarına bunu göstermek için onlara seslendi. On dakika sonra ekip arkadaşları gelince olanları anlattı ve mikroskoptan bakmalarını istedi. Hepsi tek tek mikroskobu inceledikten sonra boş gözlerlerle profesöre baktılar.

- Hocam siz galiba uykusuz kaldınız. Böyle bir şey olamayacağını siz de biliyorsunuz.

- Bakın, gördüğümü söylüyorum…

- Hocam bizim sizin bilgi birikiminize saygımız sonsuz ama böyle bir şey nasıl olabilir? Sizin aylardır bu mikroskopla uğraştığınızı biliyoruz. Lakin kendinizi mikroskopla görmeniz sadece halüsinasyon olabilir. İsterseniz kısa süreliğine de olsa bir izne ayrılın. Çok yoruldunuz. Yıllardır hafta sonları dışında çalışmadığınız gün yok.

- Gerek yok izne falan. İstifa dilekçemi imzalayıp başkan beyin odasına bırakacağım.

- Hocam özür dilerim. Ben bunu kastetmemiştim.

- Seninle veya ekiptekilerle alakası yok. Bu önceden verdiğim bir karar.

- Peki hocam, siz daha iyi bilirsiniz.

Profesör önlüğünü usulca çıkardı. Derin bir nefes alıp önceden hazırladığı istifa dilekçesini imzaladı ve Başkan Beyin masasına bıraktı. Eşyalarını toplayıp yıllarını verdiği odasında son kez göz gezdirdi. İçi yana yana da olsa Araştırma Merkezinden çıktı.

Arabasını yıllardır ziyaret etmediği ailesinin yaşadığı ve kendisinin doğup büyüdüğü köyüne doğru sürdü. Uzun bir yolculuğun ardından köye varınca ciğerlerine derin bir nefes çekti. Yıllar olmuştu bu topraklara adım atmayalı. Bilimle uğraşmaktan ailesini adeta bir köşede unutmuştu. Sadece ailesini değil kendisini de unutmuştu. Sevdiği şeylerden, hobilerinden uzaklaşmıştı. Aşkından dahi vazgeçmişti. Arkasına dönüp baktığında sadece akademik bir başarı görüyordu. Eksikliklerle tam olmaya çalışmıştı, ne acı. Hayat sadece akademik başarı ve kariyerden ibaret değildi. Aile, sevgi ve hayattan zevk almak da gerekliydi. Profesör bu gerçekleri hep göz ardı etmişti. Düşüncelerini bir tarafa bırakıp aile evine doğru adımladı.

Her şey neredeyse çocukluğundaki gibiydi. Meyve ağaçları, babasının yaz kış uğraştığı bostan, köpek kulübesi bile hâlâ aynı yerdeydi. Evlerini sarıp sarmalayan ağaç da kurumamıştı. Profesör, ‘‘Değişen bir tek benmişim.’’ diye düşündü. İçi daraldı. Derin bir ah çekti ve kapıya bir kere sertçe eliyle vurdu. Sanki o an dakikalar, saniyeler durdu. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. En son ne zaman bu kadar heyecanlanmıştı? Hatırlamıyordu. Anne, babasını göreceği için mi bu kadar heyecanlıydı? Yoksa yıllar önce terk ettiği, karısı ve çocuğunu göreceği için mi? Cevap apaçık belliydi ama yine göz ardı etmeyi seçti. Korkak adam…

Kapı gıcırtılı bir sesle açıldı. Beyaz namaz örtüsü ve pamuk suratıyla annesi işte karşısındaydı. Annesi onu gördüğü gibi boynuna sımsıkı sarıldı. Kaç yıl olmuştu bu topraklara gelmeyeli? On, on bir sene. Karısı doğum yapmıştı. O zaman gelmişti. Daha sonra ise karısını ve oğlunu sadece telefonla aramıştı. Yavaş yavaş telefonlar da kesilmiş, profesörün adını sadece banka dekontlarında görür olmuşlardı. Sahi nasıl bu kadar aptal bir adama dönüştü? Annesinin sesiyle kendine geldi.

-Oğluum. Nerelerdeydin sen yavrum. Bu hasret bize reva mıydı ha guzum? Guzum ne ettin sen ha?

Annesi hafif darbelerle hem vuruyor hem de sarılıyordu oğluna. Gözyaşları ise dinmek bilmiyordu.

-Anne. Affetsen ya bu oğlunu.

-Oğlum, annem. Ben seni affederim affetmesine amma bu sabiyle bırakıp gittiğin karın affeder mi bilmem. Geç hadi içeri.

Profesör bir yabancı gibi çekinerek içeri adım attı. Lâkin adımını attığı anda tüm ruhu pişmanlıkla kavruldu. Sanki nefes alamıyordu. Sanki biri ruhunu almış da sıkıyordu. Karısı, oğlu huzurluyken, bir düzenleri varken, bu düzeni altüst etmek onun ne haddineydi?

Hep kendini değerli, önemli biri zannederdi, zannettirirlerdi. Hâlbuki kendine, ailesine faydası olmayan biri nasıl önemli biri olabilirdi? Annesinin ona şefkatle bakan suratı karşısında daha da küçüldü.

- Anne onlar nerede?

- Oğlum odalarındalar ama şimdilik gitmesen yanlarına daha iyi olur. Emine de Ali Kemal de sana çok kızgınlar. Kızcağız seni gördüğü gibi oğlunu da alıp odasına gidiverdi.

Annesine doğru yaklaştı Profesör. Ellerini sımsıkı tuttu ve koklayarak öptü. Gözyaşlarıyla konuştu annesiyle.

- Anne ben ne aptal adamım. Anne beni affederler mi? Ben nasıl böyle bir adam oldum bilmiyorum. Vallahi bilmiyorum. Anne tut ellerimden yoksa düşeceğim.

Profesör, sürekli aynı şeyleri tekrar edip durdu. Ta ki oğlu bir anda gelip ona sarılıncaya dek. Sanki o an her şey dondu. Sadece o ve oğlu vardı. Olanları kavrayınca o da oğluna sımsıkı sarıldı. Gözyaşları sel oldu.

- Babaanne babam neden ağlıyor ki? Ben ona kızmam ki. Hem o bana hep hediyeler yolladı. Baba ben seni seviyorum ağlama.

- Oğlum ben sevindiğim için ağladım. Sen üzülme olur mu? Sen burada babaannenin yanında dur. Ben annene bakayım.

Küçük çocuk baş hareketiyle babasını onayladı. Profesör cesaretini topladıktan sonra karısının olduğu odaya yöneldi. Bir iki kez kapıyı eliyle tıkladıktan sonra odaya girdi. Karısının namaz kıldığını görünce odanın en köşesindeki sedirde beklemeye başladı. Odada tek bir şey bile değişmemişti.

Bir kez daha kendinden utandı. Karısının ona yönelen bakışlarıyla konuşmaya başladı.

- Emine, bana da öğretsen ya. Yeniden başlasam ben de.

- O kadar yıldan sonra ilk cümlen bu mu? Sen bencil herifin tekisin!

- Affet desem affeder misin ki?

- Asla. Sen kandırdın beni. O kadar sene yalandan mektuplarla seviyorum dedin. Evlendikten sonra bir baktım bir varsın bir yoksun. Daha sonra tamamen yok oldun.

- Dinle…

- Hayır, ben seni telefonda, televizyonda yeterince dinledim. Artık sen dinle. Ali Bey ya da profesör mü demeliyim? Ha hangisiyle sesleneyim sana? Ben seni ömür billah affetmem ama yavrumun hatırı için katlanırım sana.

- Emine yardım et. Ben ne yaptığımı daha yeni fark ettim. Affetmesen de eski ben olmam için yardım et. Ben istifa edip geldim buraya. Sen izin verirsen artık burada olmak istiyorum.

- Seni Allah affetsin. Sana yardım ederim ama bu demek değil ki her şeyi sineye çektim. Ona göre dikkat edersen sevinirim.

- Sen bana yardım edeceksin ya o bana yeter.

Kadın acı acı güldü. Adama artık zerre güveni yoktu. Ama lânet aşkını geçen onca yıla rağmen silip atamamıştı. Adama söylemese de, adam ona gözyaşlarıyla baktığı an onu affetmişti.