Saati o günkü üçüncü uyarıyı veriyordu. Gerginlikle ekrandaki yazıya baktı.
İzin talebi reddedildi. Herhangi bir fiziksel rahatsızlık tespit edilemedi.
Laboratuvar’da olmanız gerekiyor.
Söylenerek ayağa kalktı. “Sanki bilmiyorum. Ama şimdi nasıl gideyim oraya?” Bir süre duvardaki tuhaf suratlı tabloya cevap beklercesine baktı. Birden bir şey hatırlamış gibi saatinin ayarlarına girdi. Devre dışı bırakacaktı. Tüm seçeneklere bakmasına rağmen devre dışı bırakmaya dair bir şey göremedi. “Yiğit nasıl yapmıştı acaba? O kadar da anlatmıştı bana. Keşke dinleseydim.” Yiğit’i düşününce dikkati dağıldı. Gözlerinin dolduğunu fark etti, sinirlendi. “Yok Yiğit falan. Gitti işte.” Duraksadı. Peki Yiğit neden gitmişti?
Aralarında bir sorun yoktu. Hatta ilişkileri hiç bu kadar iyi olmamıştı. Ama Yiğit bir anda onun yanına gelmiş, içinde defalarca “burası” kelimesinin geçtiği cümleler kurmuş ve sonra çekip gitmişti. Sorun, bu cümlelerin hiçbirini hatırlayamamasıydı. Zihnini bir kere daha zorlamaya karar verdiyse de tekrardan uyarı vermeye başlayan kol saati buna mâni oldu.
İzin talebinde bulunma hakkı dolmuştu. Artık laboratuvara gitmek zorundaydı. Derin bir iç çekişle kapıya yürüdü, ceketini ve Yiğit’ten kalan şemsiyeyi aldı, evden çıktı. Laboratuvara giden yol boyunca ne yapacağını düşündü. Önceki gün gördüklerini anlamlandıramıyordu. Aslında zihninden birkaç açıklama geçiyordu ancak bu açıklamaların hiçbirini de kabul etmek istemiyordu.
Esila, son birkaç senesini rüya araştırmalarıyla ilgilenerek geçirmişti. Aldığı nöroloji ve psikoloji eğitimlerinin sonucunda rüyaların yapısını, işlevlerini görmüş, bu alanda çalışma kararı almıştı. Klinikte başlayan çalışmaları aldığı iyi bir teklifle laboratuvara geçmişti. Ancak burada yaptıkları çalışmalar pek “normal” değildi. Onlar, genelde rüya araştırmalarında yapıldığı gibi rüya mekanizmasının nasıl işlediği ve insan beynindeki rolünü çalışmıyorlardı. Bu bilgileri kullanıyorlardı. Eğer, rüyaların görüldüğü sırada beyinde görülen REM dalgasını çok daha geniş sürelere yaymak mümkün olursa ve bu durumun beynin yapısına zarar vermesi engellenirse insanların –özellikle de bilim ve teknolojinin gelişimine katkı sağlayacağına inanılan insanların- bu çalışmaları rüyaları sırasında yapmaları sağlanabilirdi. Bunun avantajı rüyalardaki çok uzun sürelerin gerçek hayatta çok kısa bir karşılığının olmasıydı. Yıllar boyunca üzerine araştırmalar yapılması gerekilecek ancak acil çözümlere ihtiyaç duyulan konularda kullanılmak için muhteşem bir buluştu bu. Şimdiden birçok bilim insanı ve profesör gönüllü denek olmayı kabul etmişti. Ancak ilk çalışmalar oluşturulacak paralel rüya evreninin sıradanlığını sağlayacak düzeyde iş ve zekaya sahip, belli bir miktar para karşılığında birkaç ay rüyaya yatmayı kabul etmiş deneklerle yapılıyordu.
Esila’nın bu çalışmadaki görevi ise rüyaların yapısındaki boşlukları, kayıpları telafi etmek, rüyadaki kişinin bunları fark ederek asıl görevinden uzaklaşmasını engellemekti. Denekler üzerinde uzun uzun çalışmış, rüyalarda oluşan boşlukların beyinlerinde yarattığı değişikliği incelemişti. Artık bu noktalarda devreye girip, unutmayı tetikleyici maddenin doz ve zamanını ayarlayarak boşluğu ve boşluğa dair düşünceleri ortadan kaldırabiliyordu.
Ancak deneye katılan insanların bedenleriyle doğrudan temas kurmasına imkân verilmiyordu. Deneklerin vücutlarının milyonda biri boyutunda ancak genetik olarak birebir aynı klonlarını mikroskobik düzeyde incelemeye alıp orijinal bedene uygulanacak dozu bilgisayara giriyordu. Deneklerin gizliliği için bu yöntemin izlendiği söylenmişti. Yine de o, her seferinde belki yüzünü görürüm umuduyla deneği –laboratuvarda yakınlaştıma görevi için kullanılabilecek araç olan- mikroskopun altına alıyordu. Ancak mikroskoptan baktığında görebildiği tek şey tanıması neredeyse imkansız minik bir insan silueti oluyordu.
Ama bir önceki gün mikroskopla incelediği kadın siluetini tanımıştı, kendisiydi. Buna emindi. Daha doğrusu ilk gördüğü anda emindi. Zamanla bu eminliği de kaybolmaya başlamıştı. Net bir görüntü elde edemediğini, sadece kendisine benzeyen biri olabileceğini düşünüyor, aslında böyle düşünmeyi istiyordu.
Laboratuvarda, o minik kadın önünde dururken yaşadığı şoka rağmen bu işi daha detaylı çözebilmek için bir yol da bulmuştu. Kadın, yaşadığı bir boşluk ya da kafa karışıklığından dolayı buradaydı. Eğer bunu tamamen unutursa onu bir daha göremeyecekti. Eğer o anda uzun uzun incelerse de dikkat çekerdi. Bu yüzden verilecek maddeyi olabilecek en düşük dozda verdi. Böylece kafasını karıştıran, boşlukta hissetmesini sağlayan her ne ise o tamamen yok olmayacaktı. Ve minyatür kadının beyni gerekli sinyalleri verdiğinde, tekrar kendisine getirilecekti.
Peki ya kadın gerçekten kendisiyse? “Şu an kafam o kadar karışık ki, defalarca unutturucu maddeyi kullanmak gerekir herhalde” diye düşünüp bu düşüncesiyle eğlendi. Ama eğer o kadın kendisiyse ve diğerleri dün önüne gelenin de o olduğunu biliyorsa, bir günde bu derece artan kafa karışıklığı dikkati üzerine çekmeyecek miydi? “Belki de onu tekrardan bana göndermezler,” diye düşündü. Ama laboratuvarda bu işi bilen tek kişi kendisiydi. Hem eğer kendisi rüyadaysa bu diğer herkesin de öyle olduğu anlamına gelmez miydi? Yani eğer o kadın gerçekten kendisiyse…
“Esilaa! Esila nereye gidiyorsun?”
Bu Yiğit’in sesiydi. Sersemlemiş bir halde arkasına döndü.
“Yiğit… Sen… Ney… Nas-ııı-nasıl?”
“Ne oldu, başka birini mi görmek isterdin?”
Yiğit, sırıtarak ona bakıyordu. Kendini bir rüyanın içinde gibi hissetti. Ya da acaba rüya olan önceki gün gördükleri miydi? Süreli rüyalarla çalışıyorum, bunu görmem de çok normal olurdu diye düşündü bir anda. Ama bir rüya bu kadar gerçekçi olabilir miydi? İnsanları rüyaların içinde yaşatan biri olduğunu fark edip güldü.
“Neye gülüyorsun sen? Hem nereye daldın yine bakayım?”
“Yiğit ben… Sen birkaç gündür neredeydin?”
“Rahatsızdım biraz, sana haber verecektim ama nasıl olmuşsa saatim devre dışı kalmış. Çıkıp gelemedim de.”
“Bana burayı terk etmen gerektiğini söyledikten sonra mı hasta oldun?”
Yiğit şaşırmış görünüyordu. “Nereyi terk etmem gerektiğini söyledim? Anlamadım?”
“Burayı, yani kastın neydi tam olarak bilmiyorum ama. Saati nasıl devre dışı bırakacağımı anlattın bir de.”
“Karıştırıyor olmayasın Esila. En fazla saatimin nasıl devre dışı kaldığını göstermiş olabilirim. Yani, onu da hatırlamıyorum ama hastalık öncesi başım biraz tuhaftı zaten.”
Esila üstelemedi, anlamış gibi başını salladı. Belki de her şey gerçekten bir rüyadan ve yanlış anlamalardan ibaretti. Bundan emin olamıyordu ama şu an önemli olan Yiğit’in burada olmasıydı. Daha biraz önce sonsuza kadar kaybettiğini düşündüğü sevgilisinin. Her şeyi bir kenara bırakıp sımsıkı sarıldı ona. Yiğit, Esila’nın bu ani sevgi yükselişlerine alışık olduğu için gülümseyerek karşılık verdi.
“Hadi gel içeriye girelim. Üşümüşsün.”
Esila başını yavaşça sallayıp adımlarını Yiğit’e uydurdu.
***
Rüya laboratuvarının olduğu girişte akşama buluşmak üzere sözleşip ayrıldılar. Yiğit birkaç metre uzaklıktaki mikrobiyoloji laboratuvarında çalışıyordu. Esila, kendi laboratuvarında kullandığı mikroskobu onların laboratuvarında kullanılmadığı için, ihtiyaç duyulana kadar istediğini söyleyerek rica minnet Yiğit’ten almıştı.
Mikroskoba giden düşünceleri onu tekrar dün gördüklerine taşıdı. Belki de bir rüyaydı ancak bundan gerçekten emin olmadan rahatlayamayacaktı. O sırada odasına asistanı Emel girdi.
“Esila hanım, geçen haftanın hastalarına rutin kontrol işlemi yapmanız gerekiyor. Klonları odanıza göndereyim mi?”
“Tabi yaa! Ben bunu neden unuttum? Bilsem koşarak gelirdim.”
“Esila hanım?”
“Aa, evet evet gönder hemen.”
Her hafta başında bir önceki haftanın deneklerini kontrol eder, beyinlerinde devam eden bir etkileşim varsa uygun muayeneyi uygulardı. Bu çok nadir olurdu ama hiç görülmeyen bir şey de değildi. Ve bugün pazartesiydi! Yani dünkü kadını tekrardan inceleyebilecekti.
Emel denek klonlarını odasına bırakıp çıkana kadar zor dayanmıştı. Hızla koşup denek numaralarına baktı. Dünkü kadını buldu, elleri titreyerek mikroskoba götürdü. En net ve en yakınlaştırılmış haliyle klona baktı. Kendi vücuduydu. Tekrardan baktı. Bir daha inceledi. Hiç yapmaması gereken bir şeyi yapıp klonu birçok farklı pozisyona koyup tekrar tekrar inceledi. Her bakışı daha da emin olmasını sağlıyordu. Nefesinin daraldığını, duvarların üstüne doğru geldiğini hissetti. Koşarak laboratuvardan dışarıya çıktı.
Hepsi gerçekti. Bir rüyanın içindeydi. O, burada diğer insanları rüyada yaşattığını düşünürken aslında rüyada yaşayan kendisiydi. Beraber çalıştıkları profesörün sözünü hatırladı. “Gerçeklik algısını kaybetmek çok yıkıcı bir olay, dikkat et, eğer bilincine varırlarsa çıldırırlar.”
Bir anda içini, rahatlatıcı bir düşünce doldurdu. “Eğer ben de bir rüyada olsaydım profesör bunu bana söylemezdi.” Bu düşünceye tutunmak istedi. Ama biraz önce gördükleri gözünün önünden gitmiyordu. Ve tekrar laboratuvara dönerse… Hayır, bunu tekrar yaşayamazdı. Şu an gerçek dünyada mı yoksa bir rüyanın içinde mi yaşadığını öğrenmeliydi.
Ve bunu öğrenmenin tek yolu vardı. Bir rüyadan uyanmanın en etkili yolu. Görebildiği en yüksek binayı seçip hızlı adımlarla önüne gitti. Tüm zillere aynı anda bastı. “Kim o?” Seslerini cevapsız bıraktı. Birileri mutlaka kapıyı açacaktı. Yanılmamıştı. Kapının otomatik açılma sesiyle merdivenlere fırlaması bir oldu. Asansörde hareketsiz beklemeyi göze alamayacak kadar adrenalin dolmuştu. Artık nefesinin yetmeyeceğini düşündüğü bir anda çatıya ulaştı. Nefesini düzene sokmaya çalıştı. Çatının en ucuna doğru yavaşça yürüdü. Bulutlara baktı. “Bakalım gerçek misiniz.”
***
Saatinden gelen sesle gözlerini açtı. Başında şiddetli bir ağrı vardı. Çekmecelerini karıştırdı, ağrı kesiciyi bulup susuz yuttu. Ne olmuştu da bu kadar başı ağrıyordu, bilmiyordu. Bildirimlerine baktı. Yiğit’ten birkaç arama vardı. Sevgilisinin bir süredir hasta olduğunu, yeni yeni kendine geldiğini hatırladı. “İşe gitmeden önce hızlıca bir çorba yapayım ona” diye düşünüp yatağından kalktı. Bir yandan da saatine Yiğit’i arama komutu verdi.
“Alo, Esila. Nasılsın? Dün rahatsızlanıp eve geçmişsin galiba. Haber de vermedin.”
Şimdi her şeyi hatırlıyordu. Yiğit’e haber vermeyi unuttuğu için mahcup olarak: “Evet,” dedi “Başım çok ağrıyordu. Sağ olsunlar hemen eve gönderdiler. Direkt uyumuşum. Kusura bakma.”