“Kardeşlerim! Reisimizin bir kaput altında can vermesinden sonra, bana tevdi ettiğiniz bu göreve layık olmak için çok çalışacağım. Yaşadığımız bu üzücü hadise, davamızın ne kadar haklı, kurulmasını istediğimiz düzenin ne kadar zaruri olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Koca Reis, bir gece ısınmak için girdiği motorda, dikkatsiz ve şuursuz bir sürücünün otomobilini hareket ettirmesiyle korkunç bir biçimde can vermiştir. Çünkü o, ataları Tayland bungalovlarında pinekleyen yahut da Van sokaklarında çalım satanların soyundan gelmemişti. Yağmurlu bir mayıs akşamı, anasının güç bela bulup sığındığı bir sundurma altında dünyaya gelmişti. O, kalorifer kenarlarının rehavetiyle değil kuyruğuna teneke bağlayan amansız veletlerin gadriyle mücadele ederek yaşadı. Kuru mamalarla değil, Kasap Hayrettin’den patisinin zoruyla çaldığı ciğer parçalarıyla karnını doyurdu.
İşte ben, yeni reisiniz olarak, amentümüzü bir kez daha tekrarlıyorum: Çöplüklerin nizamını biz sağlayacağız. Asil doğmadık, fakat asilce yaşayıp, asalet içinde öleceğiz. Seçilmiş bir azınlığın iştahına sunulan dünya nimetlerinin adilane taksimi için, gerekirse dokuz canımızı da feda edeceğiz. Sokaklarda edindiğimiz bağımsızlık ruhunu, sokakların zorba kanunlarına terk etmeyeceğiz.”
Patimi havaya kaldırdım:
“Yaşasın sokak kedilerinin eşitlik mücadelesi.”
Maovv! nidaları arasında, üzerinde nutuk attığım duvardan aşağı bıraktım kendimi. Ağzım kurumuş, direk üzerime vuran tam tepedeki güneş yüzünden tüylerim tarazlanmış, üstelik cenaze, devir töreni, nezaket konuşması derken, kaşınma rutinimi saatlerce ertelemiştim. Parkın köşesindeki sebilin damlatan musluğuna ağzımı dayadım. Ne var ki sadece üç beş damla emebilmiştim. Üstüne bir de elinde boş damacanayla su almaya gelen ihtiyarın hışmına uğradım. Gerçi sebilin az ötesinde mahallelinin koyduğu, sararmış suyla dolu bir kap vardı, ancak asgari yaşam olanaklarından nemalanmak, hak ettiğimiz yaşam için verdiğimiz mücadelenin ihlasını gölgeleyebilirdi. İhtiyar, damacanın dibine doldurduğu suyu çalkalayıp dökerken, yalağa yanaşıp gidere akan suya dilimi uzattım. Nekbet herif damacanayı kafama geçirdi.
-Çekil be!
-Lan! Pis moruk.
-Git şurdan, mırlayıp durma.
-Sana gününü göstermez miyim?
-Pist.
Suyu sırtlayıp yampiri adımlarla ilerleyen ihtiyarı takip ettim, girdiği ev döner büfesinin iki bina yanında, köftecinin hemen arka tarafındaydı. Hemen o akşam ilk komite toplantısında kararımı açıkladım:
-Civarda ne kadar fare, sıçan varsa, kuyruğundan tuttuğunuz gibi o huysuz ihtiyarın evine salacaksınız. Anlaşıldı mı?
-Emredersin reis.
Hemen ertesi gün harekât başladı. Akşama kadar durağın gölgesinde bekliyor, yakaladıkları fare sayısını, kaç tanesini canlı ele geçirip ihtiyarın balkonunda azat ettiklerini şifahen rapor eden yoldaşlarımın çetelesini tutuyordum. Hakikaten beklemediğim kadar iyi bir performans gösteriyorlardı. Yine de içim soğumuyordu. Günler sonra, artık mahallede pençelerinden geçmeyen, tokluklarından feragat ederek o eve bırakmadıkları tek bir canlı sıçan bile kalmadığını söylediklerinde, harekatı genişletme emri verdim.
-Diğer mahallelere de bakın.
Sarman, esner gibi ağzını açıp kapattı. Hıhladıktan sonra,
-Ama reis, bünyemizde yer almayan kedilerin mıntıkasına girmemiz doğru olmaz.
Kararlarımın bu kadar kısa sürede sorgulanmaya başlaması iyiye alamet değildi:
-Dediğimi yapın! diye kükredim. Elbette bir aslanınkine benzemiyordu kükremem, fakat basit bir sokak kedisinden beklenecek gibi de değildi. Familyamıza minnoşluk veren o melül bakışlarını yere eğdiler.
-Baş üstüne reis.
Bir bir farklı yönlere dağılırlarken, körüklü otobüs durağa yanaştı. Elinde pazar arabasıyla oflaya oflaya basamakları inmeye çalışan teyzeye arkasındaki genç kız yardımcı olmak istedi.
-Siz inin teyzeciğim, ben arkanızdan getireyim arabanızı.
-Ay sağ ol kızım.
Sırt çantalı yardımsever kız, teyzenin hemen ardından pazar arabasıyla indi otobüsten. Teyze, kız dönüp gidene kadar art arda hayır dualarını sıraladı.
O ne?
Kızın sırtındaki astronot çantada bir afet. İran cinsi bir peri peyker. Maviş ve ürkek bakışlarla etrafı yokluyor. Kafasını sılov moşınla çevirirken göz göze geldik. İnanır mısınız dostlarım, ruhumun usulca yükselip havada asılı kaldığını ve bir daha bedenimin kısıtlı hacmine girmeye hiç de niyetli olmadığını hissettim o an. Peşlerine takıldım. Tükenmez bir merakla her şeye göz atmak isterken, gözlerini kasıtlı olarak benden kaçırıyor gibiydi. Haksız da değildi bu tavrı. Aralarında bitlerin kaynadığı tüylerim yağ kir içindeydi. Müşfik ellerce okşanmak için yaratılmış bu varlığın bana metelik vermesini beklemek gülünç olurdu.
Genç kız yavaşlayarak durdu, akranı gibi gözükmeyen bir arkadaşıyla konuşmaya başlayınca yanını bana taraf döndü.
-Kedi mi aldın?
-Hocamın hediyesi. İlgilenemiyormuş artık.
Onları takip ettiğim belli olmasın diye olduğum yere çöküp çaktırmadan kulak kabarttım. Kızın arkadaşı haznenin bu tarafından bizimkiyle ilgilenmeye başladı.
-Aman, aman, aman. Ne tatlı şeysin sen. Hocan nasıl vazgeçti bundan yahu?
-Kolay değil onun için de. Ama anlaştık, her gün ziyaretine götüreceğim, bu şartla verdi zaten.
-Babanı nasıl ikna ettin? Karşıydı böyle şeylere.
-Hiç sorma, evi fareler bastı, bana da fırsat doğdu.
-Geçmiş olsun, hayırlı da olsun tabi.
-Sağ ol, sağ ol.
Mahalledeki fare habitatını damacanalı ihtiyarın evinde konuşlandırmıştık. Yoksa bu nazenin o eve mi duhul ediyordu? Kulaklarıma inanamıyordum. Az önce yengenizi sevip, yüzünde hoşnut bir ifadeyle yanlarından ayrılan kız, önümden geçerken telefonunu çıkarıp aynı sevecenlikle fotoğrafımı çekmek istedi. Öfkeyle mırladım. Elini uzatacak oldu, patimi yüzüne tutup uçları parlayan tırnaklarımı gösterdim. Bacaklarının arasından geçip sevgilimi takibe devam ettim. İnşallah o ev değildir, dememe kalmadı, genç kız, sırtında mehveşimle operasyon düzenlediğimiz binaya girdi. Usulca bahçe kapısını tutan sütunun üstüne sıçradım. Hidrolik yaylı kapı yavaş yavaş kapanırken, merdivenlerde yükselen yârime son defa baktım. O esnada Tekir, karnını yere yaklaştırmış, ağzında yarı canlı bir fareyle temkinli adımlar atarak ilerliyordu. Aşağı atladım.
-Tekir!
-...
-Pist. Tekir. Hay sağır herif. Tekir.
Tekir dönüp geldi.
-Harekat tamamlandı. Burada bekle, bizimkilerden gelen olursa durumu anlatırsın. Ağzındaki afiyet olsun sana.
Önce gözleri açıldı, sonra gayet memnun bir ifadeyle olduğu yere çöküp kayıntısını halletmeye koyuldu.
O akşam toplantıya katılmadım. Durağın oradaki konteynırın dibinde oyalanıp düşünmek istiyordum. Önümde, bir gün bir teker altında son bulacağı beklenen hayatımdan çok daha uzun sürecek bir yol vardı. Ancak bizden sonrakilerin yaşayacağı mesut günler, türdeşler arasında uçurum gibi uzanan ve şu an bana kapanması imkânsız gibi gözüken mesafelerin ortadan kaldırılmasıyla mümkündü. Daha önce binbir örneğiyle yüz yüze geldiğimiz bu ayrım, ilk kez iştahtan, arzudan, türümüzün meşrebini ele veren tembellik etme ihtiyacından farklı bir yüzle, bir çeşit moral eksikliği şeklinde karşıma çıkıyordu. Kendimi ilk kez tamamlanmaya muhtaç görüyor, şüphe duyan bir aslan gibi kendi anlamıma ters düşmenin ıstırabını yaşıyordum.
Arka evde oturan çocuğun konteynere attığı, kokusu üstünde balık artıklarıyla dolu poşete aldırmadan kıvrılıp gözlerimi yumdum. Fakat çocuk beni fark etti. Yerdeki çomağı kafamın üstünde çevirmeye başladı. Başımı kaldırınca çomağı sırtıma indirdi. Geri sıçradım. Tam üstüne atılıp yüzünü paçavraya çevirecektim ki aklıma annesi geldi. Çocuğa göstereceğim merhametin, içimdeki boşluğu doldurmak için ne kadar müsait bir his olduğunu o zaman kavradım. Veledi yüzünün bu pütürsüz hâliyle validesine bağışladım. Durağın arkasına geçip, oraya kıvrıldım. Bir an önce uyuyup dinlenmeli, ertesi gün bu duraktan otobüse binip eski sahibini ziyarete gidecek yavuklumu dinç şekilde karşılamalıydım.
Durakta bekleyen sabahçıların, gelip geçen arabaların gürültülerine bakmadan, hatta dibime kadar gelen karabaşın saldığı tehdide aldırmadan, gün doğduktan sonra da epey uyudum. Çöpün kenarındaki döküntülerden üç beş bir şey atıştırdıktan sonra hazırlanmaya koyuldum. Dilimi değdirebildiğim her yerime uzanıp bitlerimi ayıkladım, tüylerimi yalayıp yatıştırdım. Tepemdeki ve yanaklarımdaki tüyler için de Tekgöz’den yardım aldım. Bir yıkanabilseydim iyi olurdu. Tekgöz, sinsi sinsi sırıtıp sordu:
-Hayırdır reis, sen böyle bakım yapmazdın ev kedileri gibi.
-Kes! Gevezeliğin icabı yok.
-Özür dilerim reis.
-Toz ol hadi.
Yengeniz ve sahibi -annesi olduğunu iddia ediyordu- kız ancak ikindiden sonra geldiler durağa. Ay parçam, çekingenliğini bir nebze atmış, merakı aynı kalmakla birlikte, ürkeklikten sıyrılabilmişti. Bu arada adını Pamuk koymuşlardı. Yaratıcılık konusunda sair mahlukata fark atması beklenen insanoğlu, bazen ne kadar sığ oluyordu. Pamuk nedir yahu? Kedi kedidir, pamuk da pamuk, işte o kadar (istiare nedir biliyorum). Onunla mutlu bir yuva kurduğumuzda kendisine Nermin diyecektim. Pamuk gibi yumuşak manasında, Farsça. Aynı zamanda cümlesinin içinde kedileri en çok seven insan olan kütüphane memurunun adıydı Nermin. Az kalsın hepimizi kütüphaneye alıp ikinci bir kedili kütüphane kuracaktı ki, abus müdürü mani oldu buna.
O gün akşama doğru geri geldiler, otobüsten indiklerinde Koca Saat gongluyordu. Evlerine kadar takip ettim onları, ama bu sefer hemen dönmedim. Pencerenin dibine tüneyip, ihtiyar, tül perdenin üstüne güneşliği çekene kadar içeriyi gözledim. Nermin, nesepsiz adıyla Pamuk, daha düne kadar kıyasıya eleştirdiğim bir işle uğraşıyordu. Diğer tüm kedilerin şapşallaşarak oynadığı yumak oyununu, can alıcı bir tatlılıkla, taklalar atarak, sıçrayıp ön ayaklarının üstüne düşerek sürdürüyordu.
Ertesi gün ikindiye doğru, bu sefer havuzdaki suya girip çıkarak duş almış ve güneşte kurulanıp, iyice taranmış olarak durakta beklemeye başladım. Nermingilden önce bir çift geldi durağa. İhtimal, ön ayaklarıma yaslanmış sfenksleri andıran vakur duruşum dikkatlerini çekmiş olacaktı ki, gelip benimle oynamak istediler. Hele yenge hanım, tuhaf çığlıklar atarak mıncırmaya çalıştı beni. Üstelik, “ablacım yapma, bak beklediğim bir hanımefendi var. Beni böyle gayriciddi vaziyette görmesini istemem.” dememi, kendi dilinde kim bilir nasıl anladıysa, kocasını da kolundan çekiştirip, zorla eğlencesine davet etti. Bir pençe attım eline. “Reisim lan ben! Hadi kızı geçtim, bizimkiler görse ne diyeceğim?” Kocası olacak kasıntı herif, karısının elindeki kan taşan çiziğe güya esefle baktıktan sonra üzerime yürüdü. Tam o sırada yengeniz teşrif etti. Yengenizi içine koydukları çantayı, bu sefer elinde taşıyordu genç kız. Çifte selam verdi. O ara öğrendim ki onun da adı Esra’ymış, Nermin’in boynuna kırmızı bir şal bağlamıştı.
Nermin, yeni ortamına büsbütün alışmış görünüyordu. Meraklı bakışlarının yerini, olabildiğince sevimli, insanları kendisiyle meşgul olmaya çağıran, daima oyun oynamayı özleyen bir ifade almıştı. Mavi gözlerindeki canlılık, yüzünün oturaklı bir karakteri çağrıştıran anlatımını, muzip ve sevimli bir hâle sokuyordu. Gelin görün ki bana bakışı, bir sokak kedisine -velev ki yıkanıp paklanmış olsun- atılan kayıtsız bakıştan farklı değildi.
Otobüse binip gittiler.
O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.
Bizim tayfa durumu anlar gibi oldu. Artık onlarla birlikte gezmiyor, bahçelerde düzenlediğimiz pati atma turnuvasına katılmıyor, çöplüklerde eşelenmeyip kuş avlayarak, çok zahmetli de olsa daha temiz öğünlerin peşinde dolaşıyordum. Üstelik uzun zamandır toplantı yapmadığımız için de biriken problemlere kulak asmıyormuş gibi bir izlenim veriyordum.
Ne derlerse desinler, halkımızın içgüdüsel reflekslerinin çare olacağı dertlerin dışındaki sıkıntılarla ilgilenmeyi, bir süreliğine ertelemeye karar vermiştim. Her gün, imkân nispetinde bakımımı yaptıktan sonra durağa gidip Nermin’in gelmesini bekliyordum. Otobüse binip gittiğinde de geri dönene kadar yerimden ayrılmıyordum. Özellikle bu gidiş geliş arasında geçen zaman, Nermin’i görmemle tazelenmiş duygularımı da hesaba katarsak, durum tahlilinde bulunmak için bir fırsat sağlıyordu bana. Yeni strateji ve aksiyon planlarını hep bu zaman içinde kuruyordum. Her ne kadar apartman sakinlerinin saldırısına maruz kalıp dağılmak zorunda kalsak da, en güzel sesli arkadaşlardan oluşturduğum bir koroyla Nermin’e serenat yapmak bu tahlil seanslarında aklıma gelmişti.
O günlerde enteresan bir şey oldu. Bir genç, durağa benimle aynı saatte gelip gitmeye başladı. Çok geçmeden bu delikanlının da Esra’ya âşık olduğunu anladım. Jilet gibi giyinen, saçları bakımlı bir gençti ama biraz şapşala benziyordu. Ben onun yerinde olsam, yani Nermin’le aramda duvarlar, güneş perdeleri ya da naylon bir yüzey olmasa böyle durur muydum? Gözlerinin içine bakıp bildiğim bütün şiirleri, şarkıları okurdum.
Gencin uğursuzluğu da sonradan ortaya çıktı. O hafta sonu Nermin’in sahibesi hastalandığı için evden çıkmadı. İki gün pencereden olsun göremedim Nermin’i. Duraktaki sabırsız bekleyişlerimiz esnasında içini bana döktü delikanlı. Mahalleye yeni taşınmış, Esra’yı görür görmez, benim Nermin’i gördüğümde yaşadıklarımı hissetmiş. Onu görüp beğendikten sonra günlerini, huzursuzluk içinde geçen gecelerini uzun uzun anlattıktan sonra, “tabii sen bunları anlamazsın” diye bağladı sözlerini. Doğruyu söylemek gerekirse, beni anlayışsız biri zannetmesine gücenmedim hiç. Onu anlasam bile, anladığımı belli edecek, içine düştüğü sağır boşluktan çıkaracak bir işaret veremezdim. Yine de durumumuzu eşitleyen şeyin, sadece umut vaat etmeyen -şimdilik- bir duruma düşmemiz değil, ifade ettiklerimizin anlaşıldığına dair duyduğumuz şüphe olduğunu da kavradım.
Sonraki hafta durağa geldiğimde, genç duvara asılı bir ilanı okuyordu. Kaldırıma kadar gerileyip baktım ki, Nermin’in fotoğrafı var ilanda. Kötü şeyler olduğunu hissettim. Genç, ilanı dikkatle okuduktan sonra geriye dönüp, “kedisi kaybolmuş” diye mırıldandı.
Beynimden vurulmuşa döndüm. Onsuz yaşayamazdım.
-Acaba eskisi kadar sık görebilir miyim artık onu, diye sürdürdü kendi kendine konuşmasını delikanlı.
Sokak sokak dolaştım, bütün kaldırımları arşınladım, bakmadığım dam, girmediğim bahçe kalmadı. Onu bulup ait olduğu sıcak yurduna teslim etmeliydim. O gece bizimkileri tek tek uyandırıp, Nermin’in evinin önündeki kaldırımda topladım.
“Kardeşlerim! Bizler neredeyse hiçbir türe nasip olmamış bir birliktelikle, bir ideale baş koyduk. Akıl ve yürek sahibi olduğu iddiasındaki insanoğlunda dahi çok zor rastlanılan diğergamlık örnekleri sergiledik.
Reisiniz olduğumu unutun!”
“Unutmamıza az kaldı zaten.” Sesini yükselten Sarman’dı. Onunla ağız dalaşına girip, son zamanlardaki davranışlarımı göz geçirince beni alt etmesi oldukça muhtemel bir cepheleşmeye meydan vermemeliydim.
“Burada, sizden kardeşiniz sıfatıyla bir ricada bulunuyorum. Nermin’i, yani arkamdaki evin nazlı kızını bulmama yardım edin.”
“Daha düne kadar yerinden etmek istediklerimiz için, kalbin şimdi neden bu kadar yumuşadı?”
Soru, en beklemediğim kişiden, adını koymasam da reis olduktan sonra sağ kolum olarak görev yapan, onun öncesinde de sadık dostum olan Tekgöz’dü bu. Cevabı belli bir soruydu sorduğu ve asıl hedeflediği şey de, reisliği hâlâ daha sürdürebilecek durumda olup olmadığımı bizzat bana sorgulatmaktı. Ne söylersem söyleyeyim, kanaatleri ortadaydı. Kedi milletinin ikilem tanımaz tavrı bu kez, başlamamış bir devrimin öz evladının aleyhindeydi.
Kaldırımdan inip, sokak lambalarının sanki aydınlatmaktan ziyade karanlığını aşikâr ettiği caddede yürümeye başladım.
O gün bugündür yürüyorum. Nermin’i gördükten sonra farkına vardığım boşluğun, bu sefer onun yokluğunda giderek daha da dipsizleşmesine katlanarak onu arıyorum. Bana öyle geliyor ki Nermin’i bir gün bulsam bile, bulamamakla cezalandırılmış bir günahkâr gibi aramaya devam edeceğim.