Bir çocuk. Çocuk Mustafa. Mustafa on yaşında daha. Daha olgun yaşından; yaşadıklarıyla, gördükleriyle, hissettikleriyle, düşündükleriyle on seneden fazla yaşamış. Yaşamış mı, bu yaşamak mı, yaşamak buna mı denir, bilmiyoruz. Bilmiyoruz, tam olarak hissedemiyoruz ne hissettiğini Mustafa’nın.
Mustafa’nın o melun olayın olduğu güne uyandığında hissettikleri çok güzeldi aslında; huzur vardı mutluluk vardı uyandığında. Uyandığında annesi başındaydı, öperek “kalk hadi kahvaltı hazır” dedi. Dedi sonra Mustafa’da gülümseyerek kalktı, yüzünü yıkayıp mutfağa gitti, annesini öptü, annesinin elindeki ekmeği alıp içeriye geçti, ekmekleri masaya koydu, yerine oturdu. Oturdu sonra annesi, babası, kardeşi.
Kardeşi Berfin. Berfin, kardelen çiçeği demek. Demek Berfin de bir çiçek. Çiçekli kıyafetler giyer, çiçek sever, çiçeklerle konuşur ama onları koparmaz sadece sever. Sever hayvanları da en çok kuşları. Kuşlar da onu çok sever, odasının penceresinde sabahtan akşama kadar nöbetleşe dururlar. Dururlar eksik olmazlar hiç. Hiç yormaz annesini Berfin, sözünden çıkmaz. Çıkmaz mesela, çok istese de, annesi izin vermedikçe dışarı. Dışarı tehlikelidir diye düşünür, hiç güvenmez insanlara annesi. Annesi bilirdi insanları, yaşanan olayları, önceden de bu şekildeydi insanlar şimdide de gelecekte de olacak olan bu. Bu yüzden çok izin vermez çocukların tek çıkmasına, beraber çıkarlar çoğu zaman. Zaman zaman Mustafa çok ısrar ettiği için dayanamaz izin verir. Verir vermesine ama Mustafa eve gelene kadar diken üstünde oturur. Oturur çok geçmeden kalkar, balkondan bakar Mustafa’ya.
Mustafa’ya o gün de izin verdi annesi, o da koşarak arkadaşlarının yanına top oynamaya gitti. Gitti takımlar kuruluyordu, “Mustafa sen de bizim takımdan ol ama kaleye geçeceksin” dedi Ali. Ali büyüktü Mustafa’dan bu yüzden Mustafa karşı çıkamadı, isteksiz isteksiz kaleye geçti. Geçti çok kurtarış yaptı, takımını o kurtardı. Kurtardı golleri yetmedi kaleden kaleye gol dahi attı, enfesti. Enfesti Mustafa, çok yetenekliydi futbolda, bu yüzden futbolcu olmak istiyordu. İstiyordu istemesine de geçmedi zaman Mustafa için, geçemedi zaman.
Zaman herkes için aynı değildi derdi yazar, kimine göre hızlı kimine göre yavaş; kafesteki kuş için geçen zamanla gökyüzünde özgür olan kuş için de farklıdır derdi ve dahi eklenebilir bazılarının içinde geçmiyordu; zaman geçiyordu, beden zamanla beraber geçiyordu da içte geçmiyordu. Geçmiyordu, hep orada kalıyordu; her sabah o zamanda uyanıyordu, o eksiklikte, o yoklukta, o zorlukta uyanıyordu. Uyanıyordu, bakıyordu Mustafa, her şey aynı.
Aynı gün, yani Mustafa’nın kalecilik yaptığı gün, yani Mustafa’nın takımını kurtardığı gün ilerledi zaman. Zaman akşama geliyordu, annesi Mustafa’yı çağırmaya balkona geçti, “Mustafa. Mustafaa hadi oğlum eve, geç oldu.” “Oldu anne geliyorum hemen.” Hemen der ama gitmezdi Mustafa beş dakika daha oynardı sonra kardeşi Berfin’i kapıdan görünce oyunu bırakıp kardeşini alır eve dönerdi. Dönerdi ara ara kapıya bakardı ve kardeşi çıkmıştı en son. Son oldu. Oldu olacak olan. Olan bir patlamaydı.
Patlamaydı Mustafa’yı ailesinden ayıran, kardeşiyle baş başa bırakan, aç susuz bırakan. Bırakan bombayı güvenilmez insanlardı. İnsanlardı ölenler de, sakat kalanlar da. Da nasıl olurdu, nasıl yapardı Mustafa şimdi?
Şimdi uyandı Mustafa patlamadan sonra. Sonra etrafına baktı, doğruldu, ayağa kalkmaya çalıştı. Çalıştı ne olduğunu anlamaya, etrafına bakmaya devam etti; her tarafta yıkıntılar vardı, taşlar etrafa dağılmıştı, çocuklar etrafa dağılmıştı, kollar, bacaklar dağılmıştı. Dağılmıştı kafası Mustafa’nın kendine gelemiyordu. Gelemiyordu zamana. Zamana ne olmuştu, ne kadar geçmişti, geçmiş miydi bilmiyordu. Bilmiyordu ailesinin durumunu, korkuyordu. Korkuyordu, yürüyordu, ağlıyordu, bakıyordu. Bakıyordu evleri kalmamış, yıkılmış, yerle bir olmuş. Olmuş olmuş olan. Olan Mustafa’ya olmuş, ailesi ölmüş. Ölmüş mü ki? Ki denilmişti “Onlar diridirler”, hatırlayacaktı Mustafa, O’na bırakacaktı hesabı, O’na güveniyordu. Güveniyordu aç kalmayacaklar, susuz kalmayacaklardı. Kalmayacaklardı Berfin’le yalnız, O vardı, güvenilir insanlarını gönderecekti, bırakmayacaktı. Bırakmayacaktı Mustafa da Berfin’i, canı gibi bakacaktı, yanında olacaktı. Olacaktı günler, yaşanacak. Yaşanacak üç gün aç kalacaklar, Mustafa gezecek, insanlardan yardım isteyecek. İsteyecek, söyleyecek yıkılmış evlerin üzerinde duran adama “Amca sana bir şey söylemek istiyorum ama utanıyorum” diyecek. Diyecek adam da “utanma söyle oğlum” Oğlum diyecek dalıp gidecek Mustafa sonra devam edecek “Amca üç gündür yemek yemiyoruz, kardeşim için yemek verir misin lütfen” Lütfen, üç gün, yiyecek, utanıyorum.
Soldan bir yumruk yedik. Yedik, sarsıldık, sallanıyoruz şimdi. Şimdi görüşümüz bulanıklaştı, üzerimize düşen bir ağırlık, kalp atışı ağır ve sert; gözlerimize üşüşen bir şeyler var, görüşümüz daha çok bulanık şimdi. Şimdi burnumuzda akan bir şey var; kaşlar çatık, dudaklar bükük; başta bir ağrı. Ağrı kelimeler yankılanıyor; üç, yemek, utanıyorum, kardeşlerim, lütfen... Sert bir vuruştu. Vuruştu yumruktan daha etkili olan sözler. Sözler bitti, toparlanıyoruz yavaş yavaş gözlerimizdekiler kurudu, geriye tuzu kaldı.
Kaldı adam, bir şey diyemedi, sonra la havle çekerek “Bende de yiyecek bir şey yok” dedi. Dedi ses yankılandı Mustafa’nın içinde. İçinde bir şeyler daha yıkıldı. Yıkıldı gözleri yere sonra söyledi “Amca bu daha ne kadar sürecek?”
Sürecek diyerek bir sert yumruk daha yedik, daha çok sarsılıyoruz, sallanıyoruz. Sallanıyoruz, düşmek üzereyiz, gözlerde bu sefer dışa taşan bir şeyler var. Var olan akıyor; boğazda bir yumru, yutkunmak zorlaştı. Zorlaştı kalbin atması, ritminde bozukluklar, dayandık iplere. İplere tutunduk soluğumuz hızlı, elde ayakta derman kalmadı. Kalmadı güç, takat, bıraktık kendimizi düştük yere. Yere düşünce sayılır; bir.. Mustafa’ya bakıyoruz. Bakıyoruz masumiyete saflığa, temizliğe. İki... Mustafa’ya bakıyoruz, yıkıntılar arasında. Üç... Mustafa’ya bakıyoruz üç gündür yemek yememişken utanarak küçük kardeşi Berfin için sadece bugünlük yemek rica ediyor. Üç... Üüüçç... Knock out. İnsanlık yenildi.
Ahmet Can