Yeni Damar

Yakup Karahan

İşsiz kaldım. Kendimi şu üçüncü sınıf sanat filmlerinin bunalımlı başrolleri gibi hissediyorum. Hani günün her rutininin kasvetli sekanslarla acınası bir hikâye olarak önümüze konduğu filmlerden söz ediyorum.

Zeytinyağı ve ekmekten ibaret tayınımla kahvaltı faslını geçiştirdikten sonra bahçeye çıktım.

Çomar söveye virgül gibi kıvrılmış pinekliyor. Bodur zeytin ağaçlarının bu tarafında çardak. Çardağın pas rengi demirlerinden sarkan salıncak. Babam başta iki parça urganı tahta oturağa geçirip bir salıncak hazırlamıştı. Sonra o salıncak dayanmayınca annem makromeyle bunu ördü. Sırf Şevket eğlensin diye. Sinekleri savıp asmadan bir avuç koruk aldım ve salıncağa oturdum. Büyükşehirde yapacağı bir şey kalmadığını idrak edebilen bütün o misafirler gibi işte ben de en başa döndüm. Baba ocağı, ıslak Ege yazı, Şevket ve “bundan sonra ne yapacaksın?” Sırf tanıdıklar bu soruyu sormasınlar diye ne -asırlar önce bi hevesle yapılıp öylece kalmış gibi- bordürleri kırık kaldırımlarda gönlümce gezebiliyorum ne de Demokrat’a ya da SekizÇeşmeli’ye varıp bir çay içebiliyorum. Herkesin ağzında bir “madene yazıl” öğüdü. Dedeleri silah zoruyla yer altına indirilenler, şimdi bir alım yapılmaya görsün, askeri mektep namzetleri gibi tomruklarla idman yapıyor. Sorsan, yerin dibinden kömür, aslanın midesinden ekmek çıkarma meselesi.

Sarman duvar dibinden siftine siftine geliyor. Sarman bu oturduğum salıncağın Şevket’ten sonraki müdavimi. Kalkıp ona yerini bırakırken bahçe kapısının sürgüsü çekiliyor. Şevket’le hanımı.

Yenge Hanım cevizli kek yapmış. Mutfaktan portatif masayı getirip açıyor. Çay koymaya tekrar mutfağa geçiyor.

-Ne yaptın kardeşlik?

-Hep evdeyim abisi. Bahçeyi adam edeyim diyorum.

-İyi olur. İyi olur.

Etrafa göz gezdiriyor. O kadar uzatıyor ki bu seyri, gözümün önüne çocukluğundaki kukumav kuşlarına benzeyen sinik hali geliyor.

-Ne bakındın be Şevket, bilmediğin köşe mi var sanki, deyip gülüyorum. O da gülüyor.

Şevket eve ilk geldiğinde altı yaşında var yoktu. Babasını ateşnefes yutmuştu o bahar. Annesinin o uğursuz yığının başında beklerkenki hali gözümün önünden gitmez. Kucağında sabisi Şevketle çömelmiş, çoktan razı olmuş göründüğü kara haberi beklerken, halatlarla, sedyelerle çekilen her et ve kemik yığını günışığına çıkarıldığında irkilerek sıçrar, beyi olmadığını anlayınca gerisin geri olduğu yere çökerdi. En son Şevket’in babası çıkarılmıştı topraktan. Şevket sonraları bunun ilk anısı olduğunu söylemişti bize. Zihninde öncesi olmayan karanlıkta beliren ilk ışık, babasının cesedinin çıkarıldığı o meşum güne vurulmuştu. Ne garip diyordu. Bir insanı toprağın karnından çıkarıp tekrar aynı yere, kara toprağa sokuyorsun. İnsanoğlunun merakına bakınca acziyetini ne kadar ayan beyan görürsün. Öldüğünü bildiğin birinin cesedini görmek istersin. Görür ve bu acı gerçeğe teslim olursun. Annem oturma odasından kaldırıp, “hadi yatağına geç, orada uyu” dediğinde de bunu anlatırdı bazen. “Babamı da uykusunda taşıdılar böyle.” diyordu.

Annesi başka bir adamla evlendi sonra. Adam çocuğunu istememişti. Annemle babam durumu öğrenince Şevket’i bırakmadılar. Şevket bizim eve geldi ama ne yemesi vardı ne konuşması. Gün boyu bahçede olan biteni, gelip gidenleri izliyordu. Sonra babam ona bahçedeki salıncağı kurdu. Aylarca orada oturdu durdu. Görünürde salıncak onun için değişmez manzarasına muhkem bir oturak olmuştu yalnızca. Salıncakta sallanmaya başlaması yıllarını aldı Şevket’in. Ama bir kez sallanmaya başlayınca mahallenin en ele avuca sığmaz çocuğu olup çıktı. O keskin zekasını ıslah edebilmek için annem, babam, camii imamı rahmetli Kırımlı Hoca, sonra ilk öğretmenimiz Müberra Öğretmen ne kadar uğraştı.

Yenge çayları koyarken Şevket’e göz kırpıp beni işaret etti bana çaktırmadığını zannederek. Şevket havayı koklar gibi beni bir müddet süzdükten sonra dile geldi.

-Nazike teyze seni sordu geçen.

-...

Beklediği tepkiyi göstermeyecektim. Gözleri bir an donuklaşıp tekrar canlandı.

-Seni bilen birini görmesin hele, ne iltifatlar ediyor.

-Söyle Şevket.

-Kaç yaşına geldin kardeşlik!

-Abicim iş yok güç yok Allah aşkına.

-Ne yapacan?

Şimdi konu komşunun “madene gir” dediğini desem ayıp olacak. Spil'in mehabetinden aldığımız ilhamla hayatın tedrisatından geçmiş adamlardık sonuçta. Kalkıp köşeden çomarın yemek tasını aldım.

-Bak kardeşlik, dedi. Kuru ekmekleri tasa doğruyordum. Saadettin Bey madeni satmayı düşünüyor, ama muhtemelen kazıyı bitirdiği yerde yeni bir damar başlıyor. Ekmeğin üstünde suyu gezdirirken ona bakıyordum.

-İstersen, dedi, girelim bu işe.