Demokrasi tarihimizin en sıra dışı seçimlerinden biri Leylak Apartmanında yaşanmıştı.
Her şey dönemin son apartman toplantısına dairemizi temsilen gönderdiğimiz Semih’in başının altından çıkmıştı. Üst dairemizde oturan üniversite öğrencisi kızlardan İrem’in önünde Albay Bey’den yediği fırçaları hazmedememiş, konu iki senede bir usulen yapılan yönetici seçimine gelince güya Albay’dan şaka yollu bir intikam almak için beni yönetici adayı olarak öne sürmüştü.
Ciddi değildim, diyordu. Sadece Albay’ın tansiyonunu yükseltecek, diğer sakinlerin de gülüp geçeceği bir şaka yapmak istemiştim. Bir üniversite öğrencisinin yöneticiliğe aday olması nasıl ciddiye alınır ki? Peki, neden ben, dedim. Albay Müfit Bey’in kızı Yağmur (bu yağmur o yağmur değil) da oradaydı kanka, dedi ayrık dişlerini meydana çıkaran sırıtışıyla. Hoşuna gideceğini düşündüm. Aslında Semih’in hesabı basit ve gayet insaniydi: alayı nizama sokan o çatık kaşlardan bunun şaka olduğunu mu yoksa ciddi olduğunu mu söylesem daha az zararla kurtulurum? Olan olmuştu. Apartmanın yirmi küsür yıllık tek ve değişmesi düşünülmeyen yöneticisi Albay Müfit Bey’e rakip olmuştum.
O zamana kadar hemen her hafta gıcırdayan ya da sertçe vurulan kapılar, merdivenlerden inerken çıkardığımız gürültüler, aidatın ödenmesi konusundaki lakayt tutumumuz gibi meselelerle yüz yüze geldiğimiz yöneticimizin örnek gençlik hayatından kesitler dinlemiştik. Bir kere değişimi şekillendirmeyi çok iyi bildiğini öğrenmiştik. Binbaşıyken kiracı olarak yerleştiği Leylak Apartmanındaki ilk toplantıda,apartman yönetim bildirgesindeki "kiracı yönetici olamaz" maddesinin değişmesini sağlamış, bir sonraki seçimde oy birliğiyle yönetici olmuştu. Yirmi yıllık idaresinde sorunları ustaca bertaraf etmeyi bilmiş, bina sathında ağırlığını, siyasetini konuşturacağı bir alan yaratmıştı kendine. Yönetim sürecindeki bu kesintisizliği de gitgide demir yumruğa dönüşen bu ciddiyetinde aramak lazımdı.
Durumumu içinden çıkılmaz kılan da bu sert ve karşı konulmaz profile yönelik küçük ama bir kere adı geçmiş bulunan bir tehdit olmamdı. Meseleyi körükleyenlerse aynı bölümde okuduğum ev arkadaşlarımdı. Asansörün giriş kapısında iki yıldır asılı duran “ARIZALI” yazısının altına şöyle bir kağıt asmışlardı ilerleyen günlerde, “Asansör tamir edilseydi kimse merdiven trabzanlarının eskimiş boyasıyla ilgilenmezdi.” Çelik kapısının önünden her geçişimizde şatosunda kurulan bir kontun varlığını vehmettiğimiz Albay bunu nasıl karşıladı bilmiyoruz. Fakat bu ağır eleştirinin onu kurdurttuğunu Yağmur’un artık yüzüme bakmamasından anlamıştım. Yağmur’la bakışmalardan ibaret ilişkimiz bu süreçte zora girmişti. Onun gözünde geri adım atan adam olmamak için girdiğim bu yolda şimdi onu kaybetmek üzereydim. yıllar sonra benim gibi biri daha çıkar da apartmanımızın tarihini incelerse bu tavrım için şöyle bir slogan belirleyebilirdi: “Yağmur uğruna, Yağmur’a rağmen.”
Zıpçıktı ev arkadaşlarım propaganda sürecinde kız evinin de desteğini almışlardı. Animasyon son sınıfta okuyan Saliha hakikaten gücümü pekiştiren bir kavır hazırlayıp Leylak Apartmanı whatsapp grubuna atmıştı. Hemen arkasından Albay’ın Kıbrıs gazisi olduğu söylentisi çıktı. Halbuki Albay’ın o yıllarda Kuleli’de öğrenci olması lazımdı.
7 numaradaki Salim Abi, nerden çıktı gençler bu adaylık, diyordu o günlerde evimizi ziyâret ettiğinde. Hanımı Letafet teyzenin yolladığı sarmaları yutarken kulağınız ondaydı. Tamam gençsiniz, dinamiksiniz. Fikirleriniz önemli. Mesela kapı önüne beş tane kadar ayakkabı koyabilme serbestisi beni cezbetti, evinde yedi kişi yani en az yedi çift günlük ayakkabı vardı. Ama Albay’ın da bunca senelik birikimi, tecrübesi var. Hürmeti hak eden bir olgunluğu, hizmetleri ve ağırlığı var. Abi, dedim benim böyle bir talebim olmadı. Arkadaşlar açtı bu işi başıma. Senin de gözün yok değil ama, dedi. Geçen sömestr tatilinde yanında çalıştığım kahveci Esat abinin,ki henüz resmiyete kavuşan mahalle takımının başkanıydı, tavsiyelerini ayıp olmasın diye can kulağıyla dinlememi, hatta notlar almamı anımsatıyordu.
Seçim toplantısının gününü Albay belirledi. Ertesi gün üç tane sınava gireceğim gün toplantı yapılacaktı. Evdekiler ne derse desin kasten o günün seçildiğine inanmak istemedim. toplantı tarihi ve saatinin dairelere tebliğ edildiği günün gecesinde Albay kalp krizi geçirdi. Kendisini hastanede ziyaret ettik. Yağmur da oradaydı. Komşuluğun kutsiyetinden, hayatın boş hevesler peşinde koşmakla geçtiğinden falan söz ettik.
Seçimi oybirliğiyle ben kazandım. Albay sağlık sorunlarını gerekçe göstererek evini doğduğu köye taşıdı. Apartmanda arkadaşlarımın seçim öncesi vaat ettiği her şeyi yapmaya çalıştım. Vazife bilinci gereği tatillerde memlekete gitmek yerine ailemi yanıma çağırmaya karar verdim. Zaman zaman apartman yönetiminde disiplinsizlikten doğan zaaflar baş gösterince sert tedbirler almaya çalıştım. Fakat gördüm ki komşuların asıl görmek istediği var olduğu bilinen ama varlığından etkilenilmeyen bir yöneticiydi. Bunu kabul edemezdim. Homurdanmalara aldırmamalıydım. Eğer birkaç ay daha görevde kalabilseydim, herkesin memnun olacağı bir idare anlayışını oturtabilecektim. Fakat ev arkadaşlarım çekmecemdeki aidat paralarını ödünç alıp zil zurna apartmanı birbirine katınca, eğlencelerinin hangi parayla yapıldığı da ayyuka çıkınca, yağan yağmura bakmadan sokağa atıldık. Yağmur altında tavuk gibi ıslanırken bundan sonra taşınacağımız apartmanda yönetimi nasıl devralacağımızı konuştuk.