Korkmayın, öyküm aslında sadece 6 sayfa. Ama ilk yazıldığı taslak versiyonu da sona eklediğim için uzun duruyor.
KÜFÜR EDEN ZEYTİNLER
Kemal Bey ki kendisi oldukça yakışıklı bir beyefendidir, bu civarda gördüğüm en saygıdeğer insandır, bana "Bitti mi işin?" dedi, "Bittiyse artık gidelim geç oluyor yağmur filan başlar, ıslanırız, çamaşır gününe de daha var çıplak gezeriz." Çıplak gezmem. Bir yatağın kıyısına köşesine saklanırım, bir vazo olurum, bir pencere pervazına dönüşürüm bulamazlar beni. Her sayfası boş bir defter olurum, okuyamazlar.
İşimin bitmediğini ona söylüyorum, her tarafı yaban otları sarmış, bir tane fesleğen bulmak için bir tane nane bulmak için bir tane roka keşfetmek için karıl karıl karmak gerekiyor bahçedeki bu cümbüşü. İçinde türlü türlü ot var, hangisinin yenebilip hangisinin yenemeyeceğini hala da tam öğrenemedim. Ama ağır ağır çalışıyorum, emin olana kadar, bahçelerde yenilecek ne varsa, soluğu sepetimde alana kadar eşeliyorum otların arasını. Gocunmadan. Yorulmadan. Elimi topraklara kadar sokarak. Yerin üzerinde bir iz bırakarak.
Akşam içleri fesleğenler ve nanelerle dolu sepetlerimle beraber dönüyoruz. Hava hala kararmadı, ama bahçe iznimiz bitti. Ortak salonda duruyoruz, televizyon izliyoruz.Televizyonda yüce ejderhamız bize bir şeyler söylüyor, ama bir kısmı bizim dilimizle değil. O yüce dille, yalnızca diğer ejderhaların anlayabileceği o şahane dil, o kusursuz dil. Kanıtlandı, bilim adamları kanıtladılar, bizim ağzımızın biyolojik olarak bu sesleri çıkarması mümkün değilmiş. İnsanüstü seslermiş, bizim erişemeyeceğimiz, cüret edemeyeceğimiz sesler. Kimbilir o seslerle ne aşkın manalar getirilebiliyordur dile.
Yahya, Mitko ve Denho ile birlikte oturuyoruz, diğerleri pek sevmiyor onları bir sebepten ötürü. Ama benim hiçbir şeyden haberim yok.
Televizyonun başında oturuyoruz. İnsan bütün gün burada otursa sıkılmaz. Ama tabii ki oturmak iyi değil. Biz yetişkin vatandaşlar olarak üzerimize düşeni yapmalıyız. Çalan her zil bize görevlerimizi hatırlatıyor. Ben ise zaten hiç unutmuyorum ki. Kaç dakika kaldı? Kaç dakika kaldı diye hep duvardaki saate bakıyorum. Sonra üzülüyorum. Televizyonda, Ejderbey, Ejderha efendimiz, bize bilgeliğinden bazı şeyler söylüyor. Ama ben sadece birazını anlıyorum. Çünkü Ejderdil bilmiyorum. Bize öğretmeye çalışıyorlar, ama sesleri çıkaramıyorum, mantığını da anlamıyorum. Zil çalmadan önce bari tek bir cümle anlayayım istiyorum, ama olmuyor.
Tabii biz yetişemedik. Şimdi çocuklar anaokulundan itibaren o dersleri alıyorlar. Ejderdil konuşamıyorlar çünkü gırtlakları ilkel gırtlaklar, yani insan gırtlakları. Ama sesleri duyabiliyoruz, duyup hayran olabiliyoruz. Eğer küçük yaşlardan itibaren eğitilirsek bu dilin mantığına da hakim olabiliyoruz. Biz şimdi ara nesiliz. Ejderler uyandıklarında ve bizi savaşta yendiklerinde...ve tabii ki yeneceklerdi, yani kaçınılmazdı bu. Ben yirmi sekiz yaşındaydım, bir matbaada çalışıyordum. Matbaada gazeteler basıyorduk, gazeteler hep aynı konudan bahsediyorlardı, ama dürüst değillerdi. İnsanlarla ejderler savaşırlarsa, tabii ki ejderlerin yeneceğini bilmiyorlar gibi yazıyorlardı, beklenmedik bir şeymiş gibi. Ama ben biliyordum bir gün yenmesi gerekenin yeneceğini.
Şimdi otuz beş yaşındayım. Altı yıldır buradayım. Savaş bitiverince, ejderhalar bizi yönetmeye başladılar, en büyük ejderha, Ejderbey de bizim devlet başkanımız oldu, biz de sevindik, tabii ki sevindik. Eski başkanlarımız ağızlarından ateş çıkaramıyorlardı, diğer ülkelerin başkanlarını tek lokmada yutamıyorlardı, gökyüzünde daireler çizerek uçamıyorlardı. Bir tek bizim başkanımız, en büyük başkan, kendinden zırhlı, kendinden kudretli, biz ona güç vermeyince de güçlü, hele bir de verdiysek eğer, diğer ejderhalar da arkasında duruyorsa, dünyanın kendisinden bile güçlü. Biz de elbette seviniyoruz, çünkü biz onun tarafındayız, yani haşa, yani o bizim tarafımızda diye.
Altı yıldır buradayım. Öncesinde bir matbaacı idim, yani makineleri ben tamir ediyordum, bakımlarını yapıyordum. Her gün gazetelerde işlenen suçları görüyorduk, ama saçma sapan suçlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar. İnsanlar hapislere böyle eften püften sebeplerle giriyordu. Tabi eskiden, hapishaneler de saçma sapandı. Bütün halk, suç işlememiş olanlar, halkın hepsi aralarında para toplayıp, en çok suç işleyenlere kalacak yer, giyecek çamaşır, yiyecek yemek satın almak zorundaydı. Ejderbey bizi yönetmeye başladığından beri her şey değişti. İlk önce bizim ne kadar ilkel bir tür olduğumuzu bize layığınca anlatabilmek için bütün şehirler hapishane ilan edildi, evlerimizin hepsi hapishaneydi, okullarımız hapishaneydi, dışarı çıkabilmek için öncesinde kendi türünü yeterince tanımak gerekiyordu, yani diğer herkesten layığınca nefret etmek. Bunu nasıl ölçüyorlardı bilmiyorum hiç bilmiyorum. Aciz aklım yetmiyor Ejderlerin teknolojisini anlamaya, anlamıyorum anlayamıyorum onları.
Hepimizin vatandaşlığını askıya almışlardı, çünkü akıl baliğ değildik, aklımız çalışmıyordu, kabul edemiyorduk insanların ne kadar aciz, ne kadar rezil, ne kadar ilkel olduğunu. Besin piramidinde nasıl aşağıdaysak, bir ejderha nasıl beni ve bütün ailemi tek lokmada, tanıdığım bütün insanları bir akşam yemeğinde yiyebilecekse… Tıpkı bunun gibi zihnimiz de piramidin altlarındaydı, aklımız soyut düşünemiyordu, kabile kabile düşünüyorduk, etten ve kemikten düşünüyorduk, her şeyi parmaklarımızla sayıyorduk, ama yüceliğin ve ihtişamın kendisi teşrif edince gözlerimiz kamaşıyordu, konuyu değiştiriyorduk.
İçinde bulunduğumuz hapishane çok eski bir hapishane. Hatta bir ara kullanımdan kalkmış. Müze olmuş. Şimdi yeniden açıldı. Tabi bu hapishane de diğer her şey gibi güncellendi, yenilendi, daha iyisiyle değiştirildi. Bütün şehir boşaltıldı, hapishanenin sınırlarına dahil edildi. Şehrin çevresine her yerden görebileceğimiz kadar yüksek duvarlar örüldü. İçerisinde benim gibi aciz insanlar var, burada eğitiliyoruz. Düşüncemizdeki yanlışlıklar düzeltiliyor. İnsanların kendilerine özgü, diğer türlerde bulunmayan o özelliklerinin hiçbirinin bir faydası olmadığını, meselâ insandaki özgür iradenin saçtaki kepek gibi, şeytan tırnağı gibi gereksiz bir şey olduğunu öğreniyoruz.
Bunu da yaşayarak öğreniyoruz, bir insan topluluğunun ne saçma salak, ne kir pasak içerisinde ihtiyaçları olduğunu öğrenerek. Dışarıya bütün kapılarımız kapalı, gardiyanlarımız da yok. Sadece yarım yamalak bir hiyerarşimiz var. Kemal Reis de bunun başında duruyor. Nadiren bir ejderha geliyor, bizi teftiş ediyor, kimimizi tek lokmada yiyor, kimimizi ise sırtına alıyor, uçup gidiyorlar. Arasıra rüyalarımda görüyorum, ejderhanın geldiğini, hatta bazen uyandıktan sonra da gördüm diye hatırlıyorum, oysa ki diğerlerine sorunca bana buraya üç yıldır hiçbir ejderhanın gelmediğini söylüyorlar. Demek ki diyorum rüyamda gördüm. Ejderha geliyordu, hatırlıyorum. Biz hepimiz sıradayız, bize upuzun bir nutuk çekiyor, hatalarımızı ve eksikliklerimizi söylüyor, zayıflıklarımızı ve aptallıklarımızı anlatıyor, ama sadece varlığıyla demek istediğini ifade eden bir konuşma bu, çünkü anlamıyoruz, ne kadar uğraşsak da anlamıyoruz, ejderdil öğrenemiyoruz hiçbirimiz.
Bütün bu olanlar aslında bir yanıyla ejderdili öğrenmemizle alakalı. Aklımızdaki yetersizlikleri örtebilecek olursak... Biliyorum... Bu eksiklikleri değiştiremeyiz, yenemeyiz, ama gizleyebiliriz, saklayabiliriz, bilinçaltımıza itebiliriz düşündüklerimizi. Bunu yapabildiğimizde ejderdil konuşabileceğimizi söylüyor televizyondaki hologram. Saçları topuz, yüzü gülümsüyor, gamzeleri bile var hologramın, ama hepimiz biliyoruz ki, o bir hologram, çünkü bu yaştaki bir kadının ejderdil eğitimini çocuktan beri alıyor olmasına imkân yok.
Tabii… Yani… Ne demek uygun düşer. Ejderbey böyle düşünmemi mi daha uygun bulur, yoksa tam aksini mi. Eğer bir gün Ejderdili bu televizyondaki çıtır kadın kadar konuşmamız ihtimal dışındaysa… Yani. O zaman… Ben bizi kandırdıklarını mı söylemiş oluyorum. Haşa. Böyle bir şeyi düşünmem uygun değil. Yani ben. Sadece umudumu kaybettim. Bir anlığına. Kalıcı değil. Değil tabi. Ama bazen insan yani, işte semenderlerden değil de maymunlardan evrilince, kendisine güvenmesi oldukça zor oluyor. Yoksa bir gün ben de tıpkı bu elâ gözlü kadın gibi hepsini anlayacağım, bütün inceliklerini öğreneceğim efendilerimizin. Onlara daha bile fazla hayran olmak için yapacağım bunu. Herhangi bir çıkar uğruna da değil üstelik sadece ve sadece evrendeki kıymetlerin takdirinin bir ruhun en asil işlevi olduğunu bilerek.
Tabi tabi ne haddime benim. Yani varsaydım. Böyle bir şey kitaplarda geçmiyor. Ben bir an sadece öyle düşündüm. Yoksa. Ne alakası var semenderlerle ejderhaların. Hiçbir alakası yok. Hiçbir. Alakası. Yok.
Bazı zamanlar geliyor sevgili yüce Ejder, haşmetmeabları, insan dilindeki bütün övgülerin sıfatlarını övmeye yetmeyeceği ey yüce başbuğ, ben ne düşüneceğimi bilmiyorum. Beni her an duyduğunu dinlediğini bilsem de neyi düşünmemin doğru olduğunu bilmiyorum. Övgülerden hangisinin ejderlerin üstün aklıyla da hala övgü olmaya devam ettiğini bilmiyorum, bu yüzden zorlanıyorum. Ama sürekli düşünüyorum, sürekli uğraşıyorum, aklımı daha güçlendirmeye, ama bazen mümkün olmuyor bu. Dikkatimi veremiyorum.
Çünkü, geceleri bazen çok gürültülü oluyor.
Bütün bu şehirde biz varız, ekin ekiyoruz, inşa ediyoruz, dışarıdan hiçbir şey almadan, kendi kendimize yetmek için çalışıyoruz, hem de sürekli iş değiştiriyoruz, çünkü zorunlu bu, çünkü yarın bir gün ejderha gelir de meselâ tüm tesisatçıları yiyiverirse yarıyolda kalmak istemiyoruz, o yüzden her şeyi hepimiz yapıyoruz. Bu sayede insanların ne kadar aciz yaratıklar olduğunu daha iyi görüyoruz. Katkat iş bölümünün, kesif bir idealize etmenin ardında, paçalarımıza kadar kanın etin balçığın arasında yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Ben meselâ iki aydır fesleğen topluyorum, ama haftaya kimbilir bana ne iş verecekler. Hepimiz böyleyiz, yatakhanelerimize gidiyoruz. Sonra sabahları erken uyanıp akşamlara kadar çalışıyoruz, düşünüyoruz ve televizyonda gösterilen şeyleri anlamaya çalışıyoruz.
Peki bu gürültüleri kim yapıyor?
Siren sesleri geliyor bazen dışarıdan, alarm sesleri duyuyorum, hatta bazen… Silah sesleri. Patlamalar. Bir keresinde bir patlama sesinden sonra ayağa kalktım, herkes uyumaya devam ediyordu yahut uyuyor gibi yapıyorlardı, ses çıkarmadan cama doğru yürüdüm. Ufukta patlamalar gördüm. Bizim yatakhanenin penceresinden Sinop il sınırlarını diğer hapishanelerden ayıran duvar gözüküyordu, işte oraya baktım ve o duvarın bir kısmının havaya uçurulduğunu gördüm. Yani… Görmedim. Gör-ME-dim. Ama gördüğümü sandım. Halüsinasyon gördüm. Ve sonra bunu birisiyle paylaştım. “Kaçalım mı?” dedi. “Kaçamayız” dedim. “Bizi yakalarlar. Hem ben bir şey görmedim.” dedim ama yine de kaçmaya çalıştı ve sonra bir ejderha yedi onu.
Beni fesleğen toplama görevine verdiler, yani başka otlar da topluyorum, ama en çok fesleğen topluyorum, bizim buralarda çok yetişiyormuş. Kendimiz yemediklerimizi Sinop’un dışına yolluyoruz, onlar da bize bizde yetişmeyen orada yetişen şeyler vaad ediyorlar, ama vaat ettiklerinin yarısı bize ulaşıyor mu bilmiyorum. Rüyalarım her gün tekrarlanıyor. İki gün önce bir ejderha gelmiş, teftiş etmiş bizi, çok basit tekerlemeler söylemiş, biz de tekrarlamışız, ama ses tonumuzdaki bir şey bizi ele vermiş, gerçekte ne düşündüğümüzü anlatmış ejdersoya ejdersoy da hepimizi yemiş. Bundan çok korkuyorum. Çok korkuyorum ama sonra gerçek değilmiş.
Sadece bizi yemesi kısmı değil hiçbir kısmı gerçek değilmiş. Ejderhanın biri gelip koğuşumuzun tam karşısına konmamış, yani ben ta o üç sene önceki gördüğüm ejderhayı hatırlıyormuşum. Onu düşünüp korkuyormuşum. Bu konuda ne düşünmem de gerektiğini bilmiyorum. Şu an ellerim otların içerisinde, ısırganlar ellerimi yakıyor, ama onu da sevenler var diye onları da topluyorum ve bilmiyorum. Acaba bir ejderhanın beni yemesini bir şeref addetmeli miydim? Televizyonda bu konuyu hiç konuşmuyorsun, her gün seyrediyorum, bir gün bizi yiyeceğini söylemiyorsun. "Bu tabii ki en büyük şeref olurdu" da demiyorsun, eğer öyleyse, aklım oldukça karışıyor. Çünkü belki de çığlıklar eşliğinde yirmi sekiz mahkumu tek lokmada yiyen ejdermemur aslında ödüllendiriyordu onları.
Arasıra bunu düşündüğümde, rahatlıyorum. Aklımın kıyısına getirmemeye çalıştığım şeyler yapıyorum, ama belki aklımın kıyısına getirsem de bir şey olmaz. Zaten hapisteyim, eğer onlara yem olmak bir şerefse, bana napabilirler ki. Daha kötü ne olabilir? Fesleğenlerin arasında, yürüyorum, eldivenlerim yok, makasım da yok. Makas ve eldiven üretiyor muyuz, arasıra, ama çok uğraştırdığından ot çöp toplamak için kullanmıyoruz. Fesleğenlerin arasında ilerliyorum, eldivenleri üretenler bazen başka şeyler de üretiyorlar, tabi bunları dillendirmiyoruz. Düşünmemeye de çalışıyoruz, çünkü ya ejdermuhbirler duyarsa ne olur diye, ama belki de boşuna korkuyoruz, belki de bizi yemeleri ceza değil. Hatta belki şeref de değil, belki bizim yaptıklarımızın onların iştahıyla hiçbir alakası yok.
Kahvaltı sırasında çatalımla zeytinleri avlamaya çalışırken aklıma geliyor bu. Zeytinlerin çığlıklar atarak kaçtıklarını düşünüyorum, kâsenin kenarından aşağı düştüklerini düşünüyorum. Duymuyorum. Zeytinler uğraşıp da benim dilimi öğrenemezler. Kemal Bey, ki kendisi gördüğüm en muhteşem insandır, daha iyisini görmedim, elime vuruyor. Onları Mersin koğuşundan ne kadar zor getirttik, oynama şunlarla. Oynamayım da, ham diye yiyeyim. Hangisinden başlarsam başlayayım, diğerleri buna bir anlam yükleyecekler. Kemal Reisin dediklerinde bir hikmet var sanacaklar. Kendilerinin bir kısmının diğerlerinden yenilmeye daha layık olduğunu düşünecekler. Kimisi bunu bir ceza kimisi de ödül olarak görecek, oysa benim sadece ve sadece karnım aç.
Bütün bu satırları yazarken her defasında aklıma gördüğüm rüyalar geliyor. Düşüncelerim beni korkutmaya başladığında yazmaya karar vermiştim, yani en azından bu satırlarda ne yazdığımı kontrol edebilirdim, o zaman da sanki düşüncelerimi de kontrol ediyormuşum gibi olurdu. Ejderbey’i yeterince övemiyorum diye bu satırları yazmaya başlamıştım, ama insan tutup da yazıya dökünce sanki bazı korkularını daha iyi yenebiliyor. Tabii defteri edinmem de kolay olmadı. Kemal Bey uyurken camından içeri girdim, ses çıkarmadım, korkudan küçük dilimi yutacaktım. Sonra çekmecelerini açtım ve boş bir defter çaldım, bir de kalem çaldım. Ama sonra merakım…
Bu satırları yazdıktan üç gün sonra hala başıma bir iş gelmediyse ne düşünsem bilemiyorum. Yani ben Kemal Bey’in başımızda durup hangimizin ejderhalara yem olacağını rapor ettiğini sanıyordum, oysa bürosunun tamamı boş defterlerle doluydu, boş defterler, bomboş bomboş defterler, ve bir sürü fotoğraf, vesikalık, hepimizin vesikalığı, tam da bu defterlere yapıştırmak üzere kesilmiş köşelerinden, ama yapıştırılmamış. Raporlanacak ne varsa, biz henüz yapmamışız, yahut…. raporlanacak şeyi Kemal Efendi’ye söylememişler.
Bazı geceleri kendimi bir zeytin gibi hissediyorum, yalvarıyorum yahut bağırıyorum yahut övgüler düzüyorum Ejderbey’e ama yukarıya çıkmıyor sesim, çünkü koskoca ejderler bizim dilimizi mi öğrenecekler, böyle bir şeye neden tenezzül etsinler, neden konuşsunlar bizim dilimizi. Zihnimizi okuyabilseler bile, dilimizi bilmiyorlarsa bizi anlayabilirler mi? Öyleyse düşünüyorum düşünüyorum, beni en başında bu hapishaneye kapatan suçu bulamıyorum, çünkü tek yaptığım bir ara…
Ejderhalardan tiksinmekti. Evet. Yani… Artık böyle düşünmüyorum tabii ki böyle düşünmüyorum haşa ama… Bir ara böyle düşünmüştüm. Beni buraya getirdiklerinde de suçumu biliyordum. Ama….
Ama ya onlar bilmiyorsa? Denemeden bilemeyiz. Fesleğen tarlalarında yürüyorum, Kemal Bey’in haberi yok, ama sigara molamızda Yahya’nın oraya uğradım, Yahya bana kabloları verdi, Mitko’dan anahtarları aldım, Denho bana kapsülleri verdi, ve bir yandan ilerliyorum, bir yandan sepetimi dolduruyorum ve bir yandan kabloları döşüyorum. Ellerimle toprağa dokunuyorum. Onun hiçbir şeyden haberi yok.
Bütün kablonun döşenmesi bittiğinde, düzeneği duvarın kirişlerinden birinin altına kuracağım. Sonra, bir sigara molasında toplanacağız arkadaşlarla, ejdere övgü adlı marşımızı okuyacağız ve ben uzaktan kumandayla bombayı ateşleyeceğim. Ve ufku örten duvarda kocaman bir delik daha açmış olacağız.
Ve sonra bir gün ejderhalar geldiğinde gökten yumruğumu sıkıp küfredeceğim onlara.
________________
BU ÖYKÜNÜN TASLAK VERSİYONU, Öykünün çıkış sürecini daha iyi anlamak isteyenler, bu haline de göz atabilirler.
Ejderhayı düşünelim.
Hmmmmm.
Hapisle alarm direk örtüşüyor ama bir modern zaman.
Fesleğen.
Fesleğeni nereye koymalı….
hapishanenin bahçesinde yetişiyor. onu topluyorlar. hapishane kendi kendisine yeten bir yapı giib olsun bahçesinde mahkumlar mutfağında mahkumlar çalışsın.
amaaaa….modern zaman?
alarm kelimesinin kendisinde modern zaman iması var. saygı duymak gerekli.
o zaman şöyle. modern bir totaliter devlet olsun. bu devleti de bir ejderha yönetsin. ejderhanın insan olmadığını söyleyenler hapse atılsın içeride dursunlar ve kendi kendisine yeterli iş yapsınlar
bizim adamın görevi de...nane toplamak ve fesleğen toplamak.
zamanında ejderhanın insan olmadığını söylememiş, ama düşünmüş. mahkemesinde suçu ona söylenmediğinden bu düşüncesinin bir şekilde tespit edildiğini varsayıyor, o yüzden biraz aklını kaçırmış.
hapishaneden kaçış öyküsü olsun mu bu? ama bu arka planla sanki çok uzun sürer bunu yazması. yine de düşünülebilir. yani taslağını şimdi yazarım belki sonra büyütürüm.
başlayalım.
--------------------------
İlk sahne.
Bu sahnede bir hapishanede olduğumuzu anlayacağız. Özgürlük ve hapislik arasındaki tezatı adamın bahçelerde fesleğen topladıktan sonra en başından beri hapishanede olmasıyla vereceğiz.
________________
EJDERCE
yahut
KÜFÜR EDEN ZEYTİNLER
Kemal Bey ki kendisi oldukça yakışıklı bir beyefendidir, bu civarda gördüğüm en saygıdeğer insandır kendisi, şimdiye kadar hiçhiçhiçbir zararını da görmedim üstelik bana bitti mi işin dedi, işin bitti mi bittiyse artık gidelim geç oluyor yağmur filan başlar, ıslanırız, çamaşır gününe de daha var çıplak gezeriz. çıplak gezmem. bir yatağın kıyısına köşesine saklanırım, bir vazo olurum, bir pencere pervazına dönüşürüm bulamazlar beni.
İşimin bitmediğini ona söylüyorum, her tarafı yaban otları sarmış, bir tane fesleğen bulmak için bir tane nane bulmak için bir tane roka keşfetmek için karıl karıl karmak gerekiyor bahçedeki bu cümbüşü. İçinde türlü türlü ot var, hangisinin yenebilip hangisinin yenemeyeceğini hala da tam öğrenemedim. Burada, bu karmaşanın içerisinde ismini söylemekten hatta düşünmekten bile korkacağım bazı otlar yetiştiriyorlarmış tabi kim olduğunu bilmiyorum, yani böyle bir şeye kim cüret edebilir, yetiştirmeye de, yetiştireni bilse insan bunu hemen yüce devletimizin şanlı memurlarına söylemek gerekir, aksine ben cüret edemem.
Akşam içleri fesleğenler ve nanelerle dolu sepetlerimle beraber dönüyoruz. Hava hala kararmadı, ama bahçe iznimiz bitti. Ortak salonda duruyoruz, televizyon izliyoruz. Televizyonda yüce ejderhamız bize bir şeyler söylüyor, ama bir kısmı bizim dilimizle değil, o yüce dille, yalnızca diğer ejderhaların anlayabileceği o şahane dil, o kusursuz dil. Kanıtlandı, bilim adamları kanıtladılar, bizim ağzımızın biyolojik olarak bu sesleri çıkarması mümkün değilmiş, yani demek ki insanüstü sesler, bizim erişemeyeceğimiz, cüret edemeyeceğimiz sesler, kimbilir o seslerle ne yüce ne aşkın manalar getirilebiliyordur dile.
Sahne 2: Karakterin akıl hastalığını bence hissettirebildik. Bunun odağına da yaklaştık, dolayısıyla öykü kendi kendine rayına girdi gibi. Ama buradan bir kaçış öyküsüne nasıl dönüştüreceğim, düşüncelerinde bile isyanı düşünemeyen karakterimiz nasıl olup da kaçış planlayacak? Bu iş biraz zor gibi. Daha fazla düşünmek gerekiyor.
Televizyonun başında oturuyoruz. Çok güzel programlar var televizyonda. İnsan bütün gün burada otursa sıkılmaz. Ama tabii ki oturmak iyi değil. Biz yetişkin vatandaşlar olarak üzerimize düşeni yapmalıyız. Bazen aylaklık edecek gibi olunca bir zil çalıyor bunu hatırlıyoruz. Unuttuğum zamanlar çok az benim gerçi. Kaç dakika kaldı. Kaç dakika kaldı. Kaç dakika kaldı diye hep duvardaki saate bakıyorum. Sonra üzülüyorum. Televizyonda, Ejderbey, Ejderha efendimiz, bize bilgeliğinden bazı şeyler söylüyor. Ama ben sadece birazını anlıyorum. Çünkü Ejderdil bilmiyorum, bize öğretmeye çalışıyorlar, ama sesleri çıkaramıyorum, mantığını da anlamıyorum.
Sahne 3: Kafamda açıkçası bu isyanı bu kaçışı bizim karakterin yapamayacağına dair bir önerme oluştu, sanırım kıramayacağım bunu. Şu an bütün bu olayların tarihsel arkaplanına değinebiliriz. Tam yeri. Yani bunun gibi fantastik kurgularda okuyucuyu sıkmadan anlatmak için bilgi akışının nerelerde ne dozda olacağını iyi ayarlamak gerekiyor.
Tabii biz yetişemedik. Şimdi çocuklar anaokulundan itibaren o dersleri alıyorlar. Ejderdilce konuşamıyorlar çünkü gırtlakları ilkel bir türün gırtlakları, yani insan gırtlakları. Ama sesleri duyabiliyoruz, duyup hayran olabiliyoruz. Mantığımız, eğer küçük yaşlardan itibaren eğitilirse bu dile hakim olmaya da müsait. Ejderler, bizim dilimizi konuşabiliyorlar, ama söylemek istedikleri şeylerin çoğunun insan dillerinde bir karşılığı olmadığından mecburen kendi dillerine geçiyorlar. Biz şimdi ara nesiliz. Ejderler uyandıklarında ve bizi savaşta yendiklerinde, ve tabii ki yeneceklerdi, yani kaçınılmazdı bu. Ben yirmi sekiz yaşındaydım, bir matbaada çalışıyordum, matbaada gazeteler basıyorduk, gazeteler hep aynı konudan bahsediyorlardı, ama dürüst değillerdi, insanlarla ejderler savaşırlarsa, tabii ki ejderlerin yeneceğini bilmiyorlar gibi yazıyorlardı, beklenmedik bir şeymiş gibi, ama ben biliyordum bir gün her şeyin tasarlandığı gibi gerçekleşeceğini.
Sahne 4: Bu kadar tarih bilgisi yeter. Şimdi napalım. Bilmiyorum. Bırakalım karakter biraz konuşsun.
Şimdi otuz beş yaşındayım. Altı yıldır buradayım. Savaş bitince, ejderhalar bizi yönetmeye başladılar, en büyük ejderha, Ejderbey de bizim devlet başkanımız oldu, biz de sevindik, tabii ki sevindik, eski başkanlar ağızlarından ateş çıkaramıyorlardı, diğer ülkelerin başkanlarını tek lokmada yutamıyorlardı, gökyüzünde daireler çizerek uçamıyorlardı, bir tek bizim başkanımız, en büyük başkan, kendinden zırhlı, kendinden kudretli, biz ona güç vermeyince de güçlü, hele bir de verdiysek eğer, diğer ejderhalar da arkasında duruyorsa, dünyanın kendisinden bile güçlü, biz de elbette seviniyoruz, çünkü biz onun tarafındayız, yani haşa, yani o bizim tarafımızda diye.
Altı yıldır buradayım. Öncesinde bir matbaacı idim, yani makineleri ben tamir ediyordum, bakımlarını yapıyordum. Her gün gazetelerde işlenen suçları görüyorduk, ama saçma sapan suçlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar. İnsanlar hapislere böyle eften püften sebeplerle giriyordu. Tabi eskiden, hapishaneler de saçma sapandı. Bütün halk, suç işlememiş olanlar, halkın hepsi aralarında para toplayıp, en çok suç işleyenlere kalacak yer, giyecek çamaşır, yiyecek yemek satın almak zorundaydı. Ejderbey bizi yönetmeye başladığından beri her şey değişti. İlk önce bizim ne kadar ilkel bir tür olduğumuzu bize layığınca anlatabilmek için bütün şehirler hapishane ilan edildi, evlerimizin hepsi hapishaneydi, okullarımız hapishaneydi, dışarı çıkabilmek için yeterince diğer insanlardan yeterince nefret etmek gerekiyordu, bunu nasıl ölçüyorlardı bilmiyorum hiç bilmiyorum cahil aklım aciz aklım yetmiyor Ejderlerin teknolojisini anlamaya, anlamıyorum anlamıyorum onları.
Hepimizin vatandaşlığını askıya almışlardı, çünkü akıl baliğ değildik, aklımız çalışmıyordu, kabul edemiyorduk insanların ne kadar aciz, ne kadar rezil, ne kadar ilkel olduğunu. Ancak kendi yerini bilen, besin piramidinde nasıl aşağıdaysak, bir ejderha nasıl beni ve bütün ailemi tek lokmada, tanıdığım bütün insanları bir akşam yemeğinde yiyebilecekse… Tıpkı bunun gibi fikirlerimiz de zayıftı, aklımız soyut düşünemiyordu, kabile kabile düşünüyorduk, etten ve kemikten düşünüyorduk, her şeyi parmaklarımızla sayıyorduk, ama yüceliğin ve ihtişamın kendisi teşrif edince gözlerimiz kamaşmış gibi konuyu değiştiriyorduk.
Ülke yavaş yavaş açıldı, tabi hapislerinden hiç çıkamayan, hayatlarına dahil olan bu buyurgan gerçeği kabul edemeyen bazı insanlar kendilerini öldürmek durumunda kaldılar, akılları yeni gerçeği kabul etmektense eskisiyle gebermeyi tercih edecek kadar iptidai zihinleri vardı ve bu zihinler yok olsalar ne oldu, var olup da dünyanın yüzeyini kirletseler ne olurdu. Hepsi yok oldu gitti ve şehirler azar azar açıldı, insanlar muhlis bir teslimiyetle baktılar ekranlara bilbordlara afişlere ve diğer bilumum resimlerine vidyolarına yüce Ejderbey’in.
YAZAR SESİ: BENCE İLKEL KELİMESİNİ ÇOK FAZLA KULLANDIM. EŞ ANLAMLILAR SÖZLÜĞÜNE BAKIP GELİYORUM. PANİK YAPMAYIN.
İçinde bulunduğumuz hapishane çok eski bir hapishane. Hatta bir ara kullanımdan kalkmış. Müze olmuş. İnsan yazarlarından bir yazarın, Sabahattin Ali’nin kaldığı hapishane imiş. Tabi bu hapishane de diğer her şey gibi güncellendi, yenilendi, daha iyisiyle değiştirildi. Bütün şehir boşaltıldı, hapishanenin sınırlarına dahil edildi. İçerisinde benim gibi aciz insanlar var, burada eğitiliyoruz, düşüncemizdeki yanlışlıkları, insanların da kendilerine özgü, diğer türlerde bulunmayan o özelliklerinin hiçbirinin bir faydası olmadığını, meselâ insandaki özgür iradenin saçtaki kepek gibi, tırnağın kenarında beliren şeytan tırnağı gibi gereksiz bir şey olduğunu öğreniyoruz.
Bunu da yaşayarak öğreniyoruz, bir insan topluluğunun ne saçma salak, ne kir pasak içerisinde ihtiyaçları olduğunu öğrenerek. Dışarıya bütün kapılarımız kapalı, gardiyanlarımız da yok, sadece arasıra bir ejderha geliyor, bizi teftiş ediyor, kimimizi tek lokmada yiyor, kimimizi ise sırtına alıyor, uçup gidiyorlar. Arasıra rüyalarımda görüyorum, ejderhanın geldiğini, hatta bazen uyandıktan sonra da gördüm diye hatırlıyorum, oysa ki diğerlerine sorunca bana buraya üç yıldır hiçbir ejderhanın gelmediğini söylüyorlar. Demek ki diyorum demek ki rüyamda gördüm. Ejderha geliyordu biz hepimiz sıradayız, bize upuzun bir nutuk veriyor, hatalarımızı ve eksikliklerimizi söylüyor, zayıflıklarımızı ve aptallıklarımızı anlatıyor, ama sadece varlığıyla demek istediğini ifade eden bir konuşma bu, çünkü anlamıyoruz, ne kadar uğraşsak da anlamıyoruz, ejderce öğrenemiyoruz hiçbirimiz.
Bütün bu olanlar aslında bir yanıyla ejderceyi öğrenmemizle alakalı. Aklımızdaki yetersizlikleri örtebilecek olursak, ki değiştiremeyiz, büyüyemeyiz, yenemeyiz, ama gizleyebiliriz, saklayabiliriz, bilinçaltımıza itebiliriz düşündüklerimizi. Bunu yapabildiğimizde ejderceyi konuşabileceğimizi söylüyor televizyondaki hologram. Saçları topuz, yüzü gülümsüyor, gamzeleri bile var hologramın, ama hepimiz biliyoruz ki, o bir hologram, çünkü bu yaştaki bir kadının ejder eğitimini çocuktan beri alıyor olmasına imkân yok.
Tabii… Yani… Ne demek uygun düşer. Ejderbey böyle düşünmemi mi daha uygun bulur, yoksa tam aksini mi. Eğer bir gün Ejderceyi bu televizyondaki güpgüzel kadın kadar konuşmamız ihtimal dışındaysa… Yani. O zaman… Ben bizi kandırdıklarını mı söylemiş oluyorum. Haşa. Böyle bir şeyi düşünmem uygun değil. Yani ben. Sadece umudumu kaybettim. Bir anlığına. Kalıcı değil. Değil tabi. Ama bazen insan yani, işte semenderlerden değil de maymunlardan evrilince, kendisine güvenmesi oldukça zor oluyor. Yoksa bir gün ben de tıpkı bu ela gözlü kadın gibi hepsini anlayacağım, bütün inceliklerini öğreneceğim efendilerimizin. Onlara daha fazla hayran olmak için daha bile fazla hayran olmak için yapacağım bunu herhangi bir çıkar uğruna da değil üstelik sadece ve sadece evrendeki kıymetlerin takdirinin….
Tabi tabi ne haddime benim. Yani varsaydım. Böyle bir şey kitaplarda geçmiyor. Ben bir an sadece öyle düşündüm. Yoksa. Ne alakası var semenderlerle ejderhaların. Hiçbir alakası yok hiçbir alakası yok.
YAZAR NOTU: Öykünün ritmi oldukça düştü. Ama herhalde arkaplanı yeterince verebildim. Buradan nasıl bir hareket çıkar onu düşünüyorum. Tam bulamadım.
Bazı zamanlar geliyor sevgili yüce Ejder, haşmetmeabları, insan dilindeki bütün övgülerin sıfatlarını övmeye yetmeyeceği ey yüce başbuğ, ben ne düşüneceğimi bilmiyorum, beni her an duyduğunu dinlediğini bilsem de neyi düşünmemin doğru olduğunu bilmiyorum, övgülerden hangisinin ejderlerin üstün aklıyla da hala övgü olmaya devam ettiğini bilmiyorum, bu yüzden zorlanıyorum, ama sürekli düşünüyorum, sürekli uğraşıyorum, aklımı daha güçlendirmeye, ama bazen mümkün olmuyor bu. Dikkatimi veremiyorum.
Çünkü, geceleri bazen çok gürültülü oluyor.
Bütün bu şehirde biz varız, ekin ekiyoruz, inşa ediyoruz, dışarıdan hiçbir şey almadan, kendi kendimize yetmek için çalışıyoruz, hem de sürekli iş değiştiriyoruz, çünkü zorunlu bu, çünkü yarın bir gün ejderha gelir de meselâ tüm tesisatçıları yiyiverirse yarıyolda kalmak istemiyoruz, o yüzden her şeyi hepimiz yapıyoruz. Bu sayede insanların ne kadar aciz yaratıklar olduğunu daha iyi görüyoruz, katkat iş bölümünün, kesif bir idealize etmenin ardında, paçalarımıza kadar kanın etin balçığın arasında yaşadığımızı daha iyi anlıyoruz. Ben meselâ fesleğen topluyorum, ama haftaya kimbilir bana ne iş verecekler. Yani sadece ben de değil, hepimiz böyleyiz, yatakhanelerimize gidiyoruz, sonra sabahları erken uyanıp akşamlara kadar, gecelere kadar çalışıyoruz, düşünüyoruz ve televizyonda gösterilen şeyleri anlamaya çalışıyoruz.
Peki bu gürültüleri kim yapıyor?
Siren sesleri geliyor bazen dışarıdan, alarm sesleri duyuyorum, hatta bazen… Silah sesleri. Patlamalar. Bir keresinde bir patlama sesinden sonra ayağa kalktım, herkes uyumaya devam ediyordu yahut uyuyor gibi yapıyorlardı, ses çıkarmadan cama doğru yürüdüm. Ufukta patlamalar gördüm. Bizim yatakhanenin penceresinden Sinop il sınırlarını diğer hapishanelerden ayıran duvar gözüküyordu, işte oraya baktım ve o duvarın bir kısmının havaya uçurulduğunu gördüm. Yani… Görmedim. Gör-ME-dim. Ama gördüğümü sandım. Halüsinasyon gördüm. Ve sonra bunu birisiyle paylaştım. “Kaçalım mı?” dedi. “kaçamayız” dedim. “Bizi yakalarlar. Hem ben gördüğüme emin değilim” dedim ama yine de kaçmaya çalıştı ve sonra bir ejderha yedi onu.
HERHALDE BİRAZ YARIN DEVAM EDERİM, ÇÜNKÜ YORULDUM. SİZDE HEYECAN UYANDIRDI MI METİN BİLMİYORUM….
Beni fesleğen toplama görevine verdiler, yani başka otlar da topluyorum, ama en çok fesleğen topluyorum, bizim buralarda çok yetişiyormuş, bazen Sinop’un dışına yollamamız gerekiyor, onlar da bize bizde yetişmeyen orada yetişen şeyler vaad ediyorlar, ama en son ne zaman bizim kendi ellerimizle üretmediğimiz bir şey yedim, yahut böyle bir şeye dokundum, yahut gördüm böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Rüyalarım her gün tekrarlanıyor, iki gün önce bir ejderha gelmiş, teftiş etmiş bizi, çok basit tekerlemeler söylemiş, biz de tekrarlamışız, ama ses tonumuzdaki bir şey bizi ele vermiş, gerçekte ne düşündüğümüzü anlatmış ejdersoya ejdersoy da hepimizi yemiş bundan çok korkuyorum çok korkuyorum ama sonra gerçek değilmiş.
Sadece bizi yemesi kısmı değil hiçbir kısmı gerçek değilmiş, ejderhanın biri gelip koğuşumuzun tam karşısına konmamış, yani ben ta o üç sene önceki gördüğüm ejderhayı hatırlıyormuşum, onu düşünüp korkuyormuşum. Bu konuda ne düşünmem de gerektiğini bilmiyorum, şu an ellerim otların içerisinde, ısırganlar ellerimi yakıyor, ama onu da sevenler var diye onları da topluyorum ve bilmiyorum acaba bir ejderhanın beni yemesini bir şeref addetmeli miydim? Televizyonda bu konuyu hiç konuşmuyorsun, her gün seyrediyorum, bir gün bizi yiyeceğini söylemiyorsun, bu tabii ki en büyük şeref olurdu da demiyorsun, eğer öyleyse, aklım oldukça karışıyor, çünkü belki de çığlıklar eşliğinde yirmi sekiz mahkumu tek lokmada yiyen ejdermemur aslında ödüllendiriyordu onları.
Arasıra bunu düşündüğümde, rahatlıyorum. Aklımın kıyısına getirmemeye çalıştığım şeyler yapıyorum, ama belki aklımın kıyısına getirsem de bir şey olmaz. Zaten hapisteyim, eğer sadece şereflendireceklerini yiyorlarsa eğer, bana napabilirler ki. Daha kötüsü ne olabilir? Fesleğenlerin arasında, yürüyorum, eldivenlerim yok, makasım da yok, bunları üretiyor muyuz, arasıra, ama çok uğraştırdığından ot çöp toplamak için kullanmıyoruz. Fesleğenlerin arasında ilerliyorum, eldivenleri üretenler bazen başka şeyler de üretiyorlar, tabi bunları dillendirmiyoruz, düşünmemeye de çalışıyoruz, çünkü ya ejdermuhbirler duyarsa ne olur diye, ama belki de boşuna korkuyoruz, belki de bizi yemeleri ceza değil, hatta belki şeref de değil, belki bizim yaptıklarımızın onların iştahıyla hiçbir alakası yok.
Kahvaltı sırasında çatalımla zeytinleri avlamaya çalışırken aklıma geliyor bu. Zeytinlerin çığlıklar atarak kaçtıklarını düşünüyorum, kâsenin kenarından aşağı düştüklerini düşünüyorum. Duymuyorum. Zeytinler uğraşıp da benim dilimi öğrenemezler. Kemal Bey, ki kendisi gördüğüm en muhteşem insandır, daha iyisini görmedim, elime vuruyor. Onları Mersin koğuşundan ne kadar zor getirtik, oynama şunlarla. Oynamayım da, ham diye yiyeyim. Hangisinden başlarsam başlayayım, diğerleri buna bir anlam yükleyecekler. Kemal Reisin dediklerinden kendilerinin bir kısmının diğerlerinden yenilmeye daha layık olduğunu düşünecekler. Kimisi bunu bir ceza kimisi de ödül olarak görecek, oysa benim sadece ve sadece karnım aç.
Bütün bu satırları yazarken her defasında aklıma gördüğüm rüyalar geliyor. Düşüncelerim beni korkutmaya başladığında yazmaya karar vermiştim, yani en azından bu satırlarda ne yazdığımı kontrol edebilirdim, o zaman da sanki düşüncelerimi de kontrol ediyormuşum gibi olurdu. Ejderbey’i yeterince övemiyorum diye bu satırları yazmaya başlamıştım, ama insan tutup da yazıya dökünce sanki bazı korkularını daha iyi yenebiliyor. Kemal Bey uyurken camından içeri girdim, ses çıkarmadım, korkudan küçük dilimi yutacaktım. Sonra çekmecelerini açtım ve boş bir defter çaldım, bir de kalem çaldım. Ama sonra merağım…
Bu satırları yazdıktan üç gün sonra hala başıma bir iş gelmediyse ne düşünsem bilemiyorum. Yani ben Kemal Bey’in başımızda durup hangimizin ejderhalara yem olacağını rapor ettiğini sanıyordum, oysa odasının tamamı boş defterlerle doluydu, boş defterler, bomboş bomboş defterler, ve bir sürü fotoğraf, vesikalık, hepimizin vesikalığı, tam da bu defterlere yapıştırmak üzere kesilmiş köşelerinden, ama yapıştırılmamış. Raporlanacak ne varsa, biz henüz yapmamışız, yahut…. raporlanacak şeyi Kemal Efendi’ye söylememişler.
Bazı geceleri kendimi zeytinmişim gibi görüyorum, yalvarıyorum yahut bağırıyorum yahut övgüler düzüyorum Ejderbey’e ama yukarıya çıkmıyor sesim, çünkü koskoca ejderler bizim dilimizi mi öğrenecekler, böyle bir şeye neden tenezzül etsinler, neden konuşsunlar bizim dilimizi. Öyleyse düşünüyorum düşünüyorum, beni en başında bu hapishaneye kapatan suçu bulamıyorum, çünkü tek yaptığım bir ara…
Ejderhalardan tiksinmekti. Evet. Yani… Artık böyle düşünmüyorum tabii ki böyle düşünmüyorum haşa ama… Bir ara böyle düşünmüştüm. Beni buraya getirdiklerinde de suçumu biliyordum. Ama….
Ama ya onlar bilmiyorsa? Denemeden bilemeyiz. Fesleğen tarlalarında yürüyorum, Kemal Bey’in haberi yok, ama sigara molamızda Yahya’nın oraya uğradım, Yahya bana kabloları verdi, Mitko’dan anahtarları aldım, Denho bana kapsülleri verdi, ve bir yandan ilerliyorum, bir yandan sepetimi dolduruyorum ve bir yandan kabloları döşüyorum. Bütün kablonun döşenmesi bittiğinde, düzeneği duvarın kirişlerinden birinin altına kuracağım.
Sonra, bir sigara molasında toplanacağız arkadaşlarla, ejdere övgü adlı marşımızı okuyacağız ve ben uzaktan kumandayla bombayı ateşleyeceğim. Ve ufku örten duvarda kocaman bir delik daha açmış olacağız.
Ve sonra bir gün ejderhalar geldiğinde gökten yumruğumu sıkıp küfredeceğim onlara.